
Bir zil çalıyor hala bir ülkede.
Ama bazı çocuklar o zilden sonra eve dönmüyor.
Bu cümleyi yazmak bile insanın elini titretmeli aslında. Çünkü, hiçbir toplum, ‘’okuldan dönmeyen çocukları” olağan bir haber gibi konuşacak kadar alışmamalıydı buna.
Okul…
Bir çocuğun dünyaya ‘’ben güvendeyim’’ diyebildiği tek yerdi. Bir annenin kapıyı kapatırken içinin biraz olsun rahat ettiği tek saat aralığıydı. Bir babanın gelecek dediği şeydi.
Ama şimdi…
Bazı kapılar açılmıyor akşamları.
Bazı sıralar boş kalıyor.
Bazı öğretmenler, yoklama defterine bakarken bir ismi söyleyemiyor.
Maalesef o isim artık cevap vermiyor.
Bir çocuğun ölümü, sadece bir ailenin yıkımı değildir.
Bir ülkenin kendine sorduğu en ağır sorudur.
‘’Ben nerede hata yaptım?’’
Ve bu soru, cevabı olmadığı için değil; çok geç sorulduğu için yakar.
Bir öğretmen sadece ders anlatmaz.
Bir çocuğun gözündeki korkuyu ilk fark eden, bazen evde olmayan sevgiyi tamamlayan, bazen sadece ‘’bugün iyisin değil mi?’’ diye sorarak bir hayatı yerinde tutan kişidir.
O yüzden bir öğretmenin yokluğu, sadece bir meslek kaybı değildir.
Bir sınıfın nefesinin eksilmesidir.
Bir çocuğun güven duygusunun çatlamasıdır.
Peki ne oldu bize?
Nasıl oldu da bir çocuk okula giderken ‘’döner miyim?’’ duygusunu taşır hale geldi?
Nasıl oldu da bir öğretmen sınıfa girerken ‘’ bugün ne olacak? ‘’ diye düşünür hale geldi?
Bir yerde bir şey kırıldı.
Ama kimse o kırığın sesini duymak istemedi.
Belki çok erken büyütülen çocuklar da kırıldı.
Belki görmezden gelinen öfke birikimlerinde.
Belki ‘’ idare et’’ cümlesiyle susturulan her yardım çağrısında…
Belki de en çok, ‘’bize bir şey olmaz ‘’ rahatlığında.
Şimdi geriye ne kaldı?
Boş bir sıra.
Yarım kalmış bir defter sayfası.
Ve bir öğretmenin söyleyemediği bir yoklama cümlesi.
En kötüsü şu: bu acılar ‘’üzgünüz’’ ile geçmez.
Bazı acılar, bir ülkenin kendine aynaya bakmasını zorunlu kılar.
Çünkü mesele sadece güvenlik değil.
Mesele sadece okul değil,
Mesele bir çocuğun bu dünyada ‘’ yaşamak güvenlidir’’ duygusunu kaybetmesidir.
Eğer bir çocuk bunu kaybettiyse, biz çoktan bir şeyleri kaybetmişiz demektir.
Ve belki de en ağır gerçek şudur:
Bir ülke, çocuklarının sessizce eksilmesine alışıyorsa…
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Atatürk’ün çocuklara bıraktığı büyük emanet 23 Nisan yaklaşırken, o emanetin en çok korunması gereken yerde, yani okullarda, çocukların güvende olamaması hepimizin vicdanında ağır bir soru olarak duruyor.





































