
Bu farkındalık şuan geçirdiğim enflüanza sürecinde geldi. Yorgunluk, düşük bağışıklık ve hemen ardından yataklara düşüren bir üst solunum yolu enfeksiyonu, hemen geçmiyor da ya da eski gripleri mumla aratan cinsten ama bu konuya sonra bakalım ki oraya da bir çift lafım var, ben eskisi gibi salya sümük hasta olmak istiyorum.
Kendimi bazen bir hipodromda koşan bir yarış atı gibi hissediyorum.
Sürekli biri düdük çalıyor, biri start veriyor, biri bitiş çizgisi gösteriyor.
Ama kimse sormuyor: Koşmak istiyor musun gerçekten?
Sabah uyanır uyanmaz aklımıza gelen ilk şey: “Geç kaldım.”
Neye, kime, neden geç kaldığımızı bilmeden.
Kahvemizi ayakta içiyoruz, mesajları yürürken cevaplıyoruz, yemeği aceleyle çiğniyoruz.
Gün bitiyor, biz hâlâ bitmiyoruz.
Koşmaya devam.
Daha hızlı, daha verimli, daha üretken…
Yani daha yorgun.
Bir hipodromun ortasında dönüp duran at gibi hissediyor musun hiç?
Koştuğun pistin nerede bittiğini bile bilmeden, sadece etraf alkışlasın diye devam etmek…
Belki de durmayı unuttuğumuz için bu kadar yorgunuz.
Halbuki bazen yavaşlamak, nefes almak gibidir.
Hayatta kalmak gibidir.
Bir pencere kenarında çay içmek, bir müziği sonuna kadar dinlemek, hiçbir şey yapmadan öylece oturmak…
Lüks değildir bunlar.
Gereklidir.
Anı kaçırıyoruz.
Kendimizi, etrafımızdakileri, küçük şeylerin güzelliğini…
Ve farkına varmadan, bize ait olmayan bir yarışın içinde kendimizi harcıyoruz.
Daha da kötüsü, bu yarışın ödülü de yok.
Sadece bir sonraki yarışa geçiş hakkı.
O yüzden bugün biraz dur.
Zihnindeki düdüğü sustur.
Bir yere yetişmeye çalışma.
Birini geçmeye çalışma.
Bir şey olman gerekmiyor.
Sadece ol.
Olduğun yerde. Olduğun hâlde.
Çünkü bu çağda koşmamak, bazen en büyük cesarettir.
Ve bir hipodromda herkes koşarken durabilmek, en derin direniştir.










































