
Deprem, yalnızca binaları yıkmaz, hatıraları, güven duygusunu, geleceğe dair kurulan cümleleri de enkazın altına bırakır. İnsan, yaşadığı felaketi kelimelere dökemediğinde susar; suskunluk uzadıkça acı ağırlaşır. İşte tam bu noktada sanat devreye girer. Çünkü sanat, söylenmeyeni söyler, anlatılamayanı anlatır. Sanat iyileştirir.
Deprem bölgesinde ‘’ iyileşme denildiğinde çoğu zaman yalnızca fiziksel yaralar akla gelir. Oysa asıl uzun süren, görünmeyen yaralardır. Travma, kayıp ve belirsizlik… Psikolojik destek elbette hayati önem taşır; ancak her insan yaşadığını konuşarak ifade edemez. Bazıları için kalem, bazıları için renkler, bazıları için ritim daha güvenlidir. Sanat tam da bu yüzden bir lüks değil, bir ihtiyaçtır.
Peki, sınırlı imkanlarla sanat nasıl iyileştirici bir güce dönüşebilir?
Öncelikle şunu kabul etmek gerekir: Sanat için büyük salonlara, pahalı malzemelere gerek yoktur. Bir parça kâğıt, birkaç kalem, boş bir duvar, hatta yalnızca bir ses bile yeterlidir. Deprem bölgesinde açılan çadır kentlerde çocukların yere çizmiş olduğu resimler bunun en somut örneğidir. O resimler çoğu zaman evleri, güneşi, aileyi çizer. Kimi zaman da karanlık renklerle yıkımı… ama her halükârda çocuk, yaşadığını dışarıya aktarır. Bu iyileşmenin ilk adımıdır.
Yetişkinler için de durum pek farklı değildir. Yazı atölyeleri, kısa hikâye ya da günlük tutma çalışmaları, insanların yaşadıklarını anlamlandırmasına yardımcı olur. ‘’Ne yaşadım?’’ sorusu, ‘’Ben hala buradayım’’ cümlesine dönüşür. Yazmak, kontrol duygusunu geri kazandırır. Kendi hikayesini anlatabilen insan, travmanın pasif bir öznesi olmaktan çıkar.
Müzik ise deprem bölgesinde çoğu zaman kendiliğinden ortaya çıkar. Bir bağlama, bir gitar, bazen sadece ritim tutan eller… Müzik, birlikte nefes almayı hatırlatır. Aynı ezgide buluşan insanlar, yalnız olmadıklarını hisseder. Yasın en derin anlarında bile müzik, duygulara bir çıkış yolu açar. Ağlamak da gülmek de aynı şarkının içinde mümkün olur. Tiyatro ve drama çalışmaları da iyileşme sürecinde önemli bir yer tutar. Özellikle çocuklar için oyun, travmayı yeniden yazmanın bir yoludur. Rol değiştirerek korkularını küçültür, kontrol edebildikleri bir dünyayı sahnede kurarlar. Bu çalışmalar profesyonel sahneler gerektirmez; bir çember, bir sandalye ve güvenli bir alan yeterlidir.
Bir diğer önemli nokta da yerel kültürdür. İyileştirici sanat, dışarıdan ithal edilen kalıplarla değil, bölgenin kendi diliyle güçlenir. Yerel türküler, masallar, el sanatları, geleneksel motifler… Bunlar yalnızca estetik değil, aynı zamanda kimliktir. Kimliğini hatırlayan insan hayata yeniden tutunur.
Sanat, mucize yaratmaz. Kaybı geri getirmez, acıyı bir gecede silmez. Ama şunu yapar: Acının insanı tamamen yutmasına izin vermez. Bir nefes aralığı açar. ‘’Devam edebilirim’’ dedirtir.
Deprem bölgesinde iyileşme uzun bir yolculuktur. Bu yolculukta sanat, sessiz ama güçlü bir yol arkadaşıdır. Bir resimde, bir dizede, bir melodide, bir motifte insan kendini yeniden bulur. Çünkü sanat, insana şunu fısıldar:
‘’Yaşadıkların seni tanımlar.’’
‘’Ve yeniden var olabilirsin.’’
Ve bazen iyileşmek, yalnızca bunu duymakla başlar.










































