
Bir zamanlar insanlık acıya tepki verirdi. Bir çocuk öldüğünde insanlar başını öne eğerdi. Bir şehir bombalandığında kalpler sarsılırdı. Şimdi ise ekranlar kayıyor, parmaklar telefonlarda dolaşıyor ve birkaç saniye sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor. İşte belki de çağımızın en büyük felaketi budur: Vicdanın yavaş yavaş ölmesi.
Bugün dünyanın herhangi bir yerinde bir bomba patladığında, bir çocuk enkazın altında kaldığında, bir anne evladının cansız bedenine sarıldığında bu görüntüler birkaç saatliğine gündem oluyor. Sonra unutuluyor. Yerini yeni bir haber, yeni bir tartışma, yeni bir eğlence alıyor. İnsanlık acıyı tüketilen bir içerik gibi izlemeye başladı.
Oysa bir insanın ölümü istatistik değildir. Bir insan öldüğünde, sadece bire beden toprağa girmez; bir hayat, bir hikâye, bir gelecek yok olur. Ama biz artık sayılarla konuşuyoruz: ‘’ 20 kişi öldü’’, ‘’ 50 kişi hayatını kaybetti’’, ‘’100 kişi yaralandı’’. Çünkü sayılar insanların kalbine değmez.
Bir zamanlar vicdan, insanı insan yapan en güçlü duygudur. Başkasının acısını hissetmek, haksızlığa karşı ses çıkarmak, zulmün karşısında durmak… Bunlar insanlığın onuruydu. Şimdi ise çoğu insan yalnızca kendi hayatına dokunan sorunlarla ilgileniyor. Dünyanın başka bir köşesinde yaşanan felaketler artık uzak, yabancı ve önemsiz görünüyor.
Belki de modern çağın en büyük tehlikesi budur: Duyarsızlık
Çünkü zalimlik kadar tehlikeli bir şey varsa, o da sessizliktir. Tarih boyunca büyük felaketler yalnızca kötüler yüzünden değil, iyilerin sessizliği yüzünden büyüdü. İnsanlar ‘’bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ dediğinde zulüm güç kazanır.
Bugün dünya bir garip çelişkinin içinde yaşıyor. Teknoloji hiç olmadığı kadar gelişmiş, iletişim hiç olmadığı kadar hızlı. Dünyanın öbür ucundaki bir olaydan saniyeler içinde haberdar olabiliyoruz. Ama aynı hızla unutabiliyoruz da. Görüyoruz ama hissedemiyoruz. Duyuluyor ama içimiz sarsılmıyor.
İnsanlık belki de tarihinde hiç bu kadar güçlü ama aynı zamanda hiç bu kadar duyarsız olmamıştı.
Bir çocuğun gözyaşı dünyanın en ağır gerçeğidir. Ama biz o gözyaşını artık bir haber başlığı gibi görüyoruz. Bir annenin çığlığı artık bir video kaydı oluyor. İnsan acısı bile dijitalleşti.
Oysa vicdan kaybolduğunda geriye yalnızca çıkar kalır. Çıkarın olduğu yerde ise adalet zayıflar, merhamet yok olur, insanlık küçülür.
Dünya bugün savaşlardan, krizlerden ve çatışmalardan çok daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olabilir. İnsanların artık acıya alışması.
Çünkü bir gün acıya alışan toplumlar, zulme de alışır.
Bu yüzden insanlığın kendine sorması gereken bir soru var:
Biz gerçekten daha mı güçlü bir dünyada yaşıyoruz, yoksa sadece daha az hisseden bir dünyada mı?
Belki de insanlığın yeniden öğrenmesi gereken en basit ama en zor şey şudur:
Bir insanın acısı, dünyanın neresinde olursa olsun hepimizin acısıdır.
Vicdanını kaybeden bir dünya güçlü değildir.
Vicdanını kaybeden bir dünya sadece tehlikelidir.









































