Connect with us

Hi, what are you looking for?

Gündem

‘Yeni Anayasa’ Denen Şey, Kimin Anayasası?

Yeni anayasa tartışmaları yeniden alevlendi. Peki, gerçekten yeni bir toplumsal sözleşmeye mi gidiyoruz, yoksa mevcut yapıyı cilalayıp meşrulaştırmanın bir yolu mu aranıyor?

Türkiye’nin çok kimlikli yapısı artık saklanamaz bir gerçek. Kürtler, Aleviler, Araplar, Hristiyanlar, LGBTİ+ bireyler… Bu ülkede yalnızca “tek millet” söyleminin arkasına saklanmak, gerçekliği inkâr etmek demek. Ancak ne yazık ki anayasa tartışmalarında bu gerçeklik, çoğu zaman ya yok sayılıyor ya da yalnızca “güvenlik” perspektifiyle ele alınıyor.

Oysa anayasa, sadece bir hukuk metni değil; devletin toplumla yaptığı en büyük uzlaşmadır. Ve bu uzlaşının samimiyeti, en çok da temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınıp alınmadığında kendini gösterir.

 

Lübnan Örneği: Temsil mi, Tıkanma mı?

Lübnan’ın çok mezhepli yapısı anayasa düzeyinde tanındı; Maronit cumhurbaşkanı, Sünni başbakan, Şii meclis başkanı formülüyle herkesin yeri belliydi. Ama bu sistem zamanla siyasal karar alma süreçlerini kilitledi. Çünkü kimlik temelli siyaset, her şeyin pazarlıkla yürüdüğü bir çıkmaza dönüşebilir. Nitekim Lübnan, yıllarca cumhurbaşkansız kaldı, ekonomik krizlere gömüldü ve toplumsal güveni yitirdi.

Türkiye’de ise tersi bir durum var: Kürtler ve Aleviler anayasal düzeyde görünmüyorlar. Ne hakları güvence altında, ne de temsilleri. Ama buna rağmen karar alma süreçleri yine de kilitli. O halde sormak gerekir: Görünür temsiliyetin tıkanma yarattığı Lübnan ile görünmezliğin tıkanmaya yol açtığı Türkiye arasında nasıl bir fark var?

Belki de sorun, sadece yapı değil, zihniyet meselesidir.

 

Yeni anayasada “anayasal vatandaşlık” fikri konuşuluyor. Evet, bu kavram, etnik veya mezhepsel kimliğe dayanmayan bir eşit yurttaşlık öneriyor. Ancak bu noktada önemli bir soru yükseliyor:

“Başka mezheplere ve etnik gruplara yeni haklar tanınırken, ‘Türk’ kimliğinin konumu ne olacak?” Bazı çevreler bu değişimi, “Türklüğün geri plana atılması” olarak yorumluyor.

Zaten yıllardır “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes Türk’tür” ifadesi Anayasa’da birleştirici bir ilke olarak yer aldı. Bu söylemin, farklılıkları bir arada tutan kapsayıcı bir şemsiye olduğu düşünülüyor.

Peki bu gerçekten böyle mi?

Gerçeklik şunu gösteriyor: Bu söylem, pratikte kapsayıcılıktan çok dışlayıcılığa dönüştü. Kendini Kürt, Alevi ya da başka bir kimlikle tanımlayan milyonlarca insan, “Türk” tanımına dahil edilmediğini düşündü. Çünkü bu kavram zamanla bir üst kimlik olmaktan çıkıp, etnik bir kimlik gibi algılanmaya başlandı.

Peki neden?

Çünkü “Türk” kimliğini yalnızca bir vatandaşlık tanımı olarak değil, somut bir kültür, dil ve yaşam tarzı etrafında şekillendirdi. Yani devlet sadece vatandaşlarını değil, “Türk gibi davranan” vatandaşlarını esas aldı.

Kürtçe’nin yasaklanması, Alevi inançlarının tanınmaması, farklı kimliklerin görünmez kılınması, vatandaşlık tanımını giderek daralttı. Devletin “sen de Türksün” dediği kesim, aslında kendisini o kimliğe ait hissetmediğinde, bu söylem mecburi bir kimlik dayatmasına dönüştü.

Ayrıca, resmî söylemde ve eğitim sisteminde “Türk” olmak, sadece hukuki değil aynı zamanda tarihsel, kültürel ve etnik bir aidiyet gibi sunuldu. Bu da diğer kimliklerde “biz dışarıda kaldık” duygusunu pekiştirdi.

Özetle, niyet birleştirici olsa da uygulama ayrıştırıcı oldu.

Bugün geldiğimiz noktada konuşanın tutuklandığı, ekonomik ambargolara maruz bırakıldığı, liyakatin olmadığı bir düzlemde yeni anayasanın birleştirici ve kapsayıcı olmasını beklemek eminim ki hiç kimse için inandırıcı gelmemektedir.

Hiçbir zaman ‘’Türk’’ olmak veya ‘’Türk’’ olmayı hissetmek vatandaşlık anlamında bir üst kimlik olarak görülmedi ve benimsenmedi ve haliyle ‘’Türk’’ hissedip farklı bir ideolojiye sahip olmak bile ‘’Türk’’ olmadığın veya ait ol(a)mayışına sebep olan çeşitli baskılar, ithamlar, tehditler veya ambargolara sebep oldu.

Şimdi çok absürd bir sürecin içerisindeyiz. Türk hissedenlerle, hissetmeyenlerin arasında, hissetmek isteyip de kabul görmeyenlerin ve hissetmek istemeyip kabul görebilenlerin farklı farklı gruplar haline geldiği ilginç bir süreç içerisindeyiz.

Ben bir gazeteci olarak yıllarca uğradığım baskılar, maruz kaldığım terörist yaftaları ve daha bir sürü ambargoları düşünüp hayatın bana zindan edilişini göz önüne aldığımda; ait hissetmeye çalışıp da kabul görmeyenlerin bulunduğu grupta olduğumu söylesem sanırım çok da yanılmış olmam.

 

Barış dediğiniz şey, yalnızca silahların susması da değildir. Barış, fikirlerin özgürce konuşulduğu, gazetecilerin işini korkusuzca yaptığı, yurttaşların devlet karşısında kendini güvende hissettiği bir ortamda mümkündür.

Oysa şu anda bu ortamın çok uzağındayız. Basın özgürlüğü yerlerde, insan hakları ihlalleri sıradanlaştı, gazeteciler terör propagandası suçlamasıyla aylarca cezaevinde tutulabiliyor.

Eğer yeni anayasa gerçekten barışa hizmet edecekse, önce bu güvensizlik ortamının ortadan kaldırılması gerekir.

Peki bunun bir garantisi veya işareti var mı?

Bence yok!

Velhasıl;

Lübnan modeli, bize ne yapmamamız gerektiğini gösteriyor. Kimlikleri kotaya dönüştürmek, istikrarsızlık yaratır. Ama Türkiye’de de kimlikleri yok saymak, daha büyük krizleri besliyor. Bu ikisi arasında üçüncü bir yol mümkündür: Kimliklere saygı gösteren ama vatandaşlığı eşitlik temelinde yeniden tanımlayan, herkesin kendini ait hissedeceği bir anayasa.

Yeni anayasa gerçekten “yeni” olacaksa, önce eski zihniyetten kurtulmamız gerekiyor. Aksi halde, sadece anayasa değil, umut da raflarda kalacak…

Görünmeyecek kadar ince bir ip üzerinde yürüyoruz;

Yok oluş, var oluş…

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunları da okuyabilirsin

Hatay

Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde yapılan operasyonda uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama suçundan 10 yıl ve 20 bin lira para cezası ile arandığı...

Hatay

Hatay’da hisseli taşınmazı olan binlerce kişi için kritik bir dönem başladı. Tapuda hissesi bulunan vatandaşların, ön alım hakkını (şufa) kaybetmemeleri için 90 günlük yasal...

Türkiye

Araç muayenesi için rekor teklif: Artık TÜVTÜRK yapmayacak! İşte ihaleyi kazanan şirket Araç muayene istasyonlarının özelleştirme ihalesinde 1. bölge için 830 milyon dolar, 2....

Hatay

Hatay İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü (AFAD), 7269 sayılı Afet Kanunu’nun 6. maddesine dayanarak yeni konteyner kentlerin kurulabilmesi amacıyla bazı özel mülklere geçici...