
Her gün insanlar evinde tuvalete giriyor, büyük büyük kakasını yapıyor, sifonu çekiyor, çıkıyor. Ne utanıyor, ne şaşırıyor, ne kendine sorular soruyor. Çünkü bu artık çok olağan. Vücut böyle çalışıyor. Zamanla alışıyorsun. Hatta olması gereken buymuş gibi kabul ediyorsun.
Vücudundan çıkan kakanın şaşırtmıyor olması da ayrı bir durum…
Ama düşün bir de: O dışkı, klozetten çıkıp salona sarkarsa? İşte o zaman herkesin burun kıvırdığı, “bu ne rezillik!” dediği bir şeye dönüşüyor.
Antropolog Mary Douglas şöyle diyor: “Pislik, yerinden çıkmış maddedir.” Yani tuvaletteyken sorun yok. Ama dışarı çıkınca, hele bir de görünür olunca, insanı rahatsız eder. Aynı şey siyasetteki yalanlar için de geçerli.
Bazı siyasetçiler sabah kahvesinden önce birkaç yalan söylüyor. “Enflasyon düştü.” “Halk memnun.” “Her şey kontrol altında.” Bu sözler, kendi klozetinde kalıyorsa kimse üstünde durmuyor. O yalanı toplum çoktan içselleştirmiş oluyor. Bir çeşit siyasi sindirim sistemi gibi: Giriyor, parçalanıyor, atılıyor.
Ama bazen bu yalan dışarı taşıyor. Belgeyle, ses kaydıyla, tanıkla ortaya dökülüyor. Yani klozette kalması gereken şey artık halının üstünde. Koku yayılıyor. Ve o zaman halk bir anda burnunu kapatıyor ama yine de gerçek değişmiyor.
İşin ilginç yanı şu: Bu rezalete halk tepki vermek yerine, diğer odalardaki kakalara bakmaya başlıyor. Yani iktidar yalan söylediğinde, muhalefetin de yalan söylediğini hatırlayıp rahatlıyoruz.
“E onlar da çalmıştı.”
“Bu sadece bunlara özgü değil.”
“Zaten hepsi aynı!”
Yani biri salona kaka bırakınca, öbür odada da benzer bir durum olduğunu düşünüp gözümüzü kapatıyoruz. Böylece tek bir yalan, sistemli bir duyarsızlığa dönüşüyor.
Tıpkı bedenimiz gibi zihnimiz de bu kokuya alışıyor. Artık burnumuz almıyor.
Peki bu odalara kakasını yapan kim?
Neyse…
Sabah tuvalete girip hiçbir şey olmamış gibi çıkan insan, aynı gün haberlerde gördüğü skandala da aynı şekilde bakıyor. “Yine aynı haber”, “zaten hep böyle”, “ben mi düzelteceğim?” diyor. Çünkü beyin, tekrar eden şeye alışıyor.
Bir anlamda, politik kaka ile gerçek kaka arasında bir fark kalmıyor.
Biri biyolojik, öteki ideolojik ama sonuç aynı: Duyarsızlık.
Üstelik tuvalette kakasını yapan insan yaptığı olayın o kadar duyarsızlığında ki dönüp hiç bakmıyor kakasına. Oysa vücut çoğu tepkiyi kaka aracılığıyla da iletebiliyor insan ve kakasına bakıp gözlem yapabilen biri vücudunda bir şeylerin ters gittiği ihtimalini düşünebileceği birkaç veri bulabiliyor.
Herkes kötü kokudan şikayetçi işte… Dönüp bakan yok!
Üstelik bu alışma hali sadece rahatsızlık duygusunu değil, tepki verme kapasitemizi de öldürüyor. Tıpkı bir tuvalette ne olup bittiğini kimsenin merak etmemesi gibi, siyasette de ne söylendiği değil, kimin söylediği öncelik kazanıyor. Bir yalanı söyleyenle değil, ifşa edeniyle uğraşır hale geliyoruz.
Bu duruma psikolojide “koku körlüğü” deniyor. 😊
Yani sürekli aynı kokuyu alırsan, burnun artık o kokuyu algılamamaya başlar. Aynı şey yalanlar için de geçerli. O kadar çok tekrar ediliyor, o kadar çok kişiden duyuluyor ki, artık bize doğal geliyor.
Hatta bazen yalanlar öyle alışılıyor ki, doğrular garip kaçıyor.
Bir siyasetçi çıkıp dürüst bir şey söylese, insanlar şaşırıyor:
“Acaba gizli bir planı mı var?”
“Bu kadar dürüst kim olur ki?”
Yani artık klozette olmayan şeye şaşırıyoruz. Tuvaletin kendisi değil, temizliği şüpheli hale geliyor.
Tuvalet ihtiyacı nasıl doğal bir şeyse, siyasi yalan da artık doğallaşmış gibi görünüyor. Ama birinde bedeni rahatlatıyorsun, diğerinde ise toplumun sinir uçlarını uyuşturuyorsun.
O yüzden her gün o klozete girip çıkan insan, eğer biraz kendine dönüp bakmazsa; yalnızca bedenine değil, vicdanına da duyarsız hale geliyor.
Ve toplum dediğimiz şey, yavaş yavaş temizlenmeyen bir tuvalete dönüşüyor.
Belki de asıl sorun, kimin yalan söylediği değil; bu kokuya nasıl alıştığımız.
Ve galiba artık biraz pencere açmanın, içeriye biraz temiz hava almanın vakti geldi.
Lütfen tuvalette yaptığınız kakaya şaşırın!










































