
Para kazandıkça daha da medenileşeceğimizi düşünürdüm ama yaşananlara baktığımda hiç öyle bir örnek yok…
Yoksulluğu güzellemiyorum elbet ama gereğinden fazla kazanılan paranın insan yaşamında çok ters yönde değişimlere sebep olduğunu artık biliyorum…
Üstelik miktarın da çok bir önemi kalmıyor artık…
Tüm değerlerin, duyguların, gerçeklerin hasır altı edildiğini görmek için mikroskoba gerek yok…
Ekonomik refah, teknolojik ilerleme ve konforlu yaşamlar sunabilir, ancak bunlar tek başına “medenileşme”yi garantilemez. Tarih, zenginliğin yozlaşmaya, bencilliğe ve ahlaki çürümeye yol açtığı sayısız örnekle dolu.
Antik Roma’nın lüks içinde debelenirken çöküşü veya günümüzde “sınırsız tüketim kültürü”nün yarattığı ekolojik ve toplumsal tahribat bunun kanıtı.
Fazla kazanç, çoğu zaman aidiyet duygusunu zayıflatıyor. İnsanlar, statü peşinde koşarken gerçek ilişkilerini, empatiyi ve toplumsal sorumluluklarını kaybedebiliyor.
Araştırmalar, belirli bir gelir seviyesinden sonra mutluluğun artmadığını gösteriyor.
Hatta aşırı zenginlik; yalnızlık, kaygı ve anlam arayışı gibi sorunları derinleştirebiliyor.
Sokrates’in dediği gibi: “En zengin insan, en az ihtiyacı olandır.”
Burada temel mesele elbette yoksul olmak veya yoksul kalmak değildir.
Yoksulluk elbette romantize edilemez.
Temel ihtiyaçların karşılanamaması, insan onurunu zedeler.
Ancak “daha fazlası”nın peşinde koşmak da bir tür ruhi yoksulluk yaratır.
İnsan, ne açlıktan kıvranan bedeni ne de doyumsuzluğun esiri olan zihniyle özgür kalabilir.
Denge doğada var olabilmenin bir ön koşuludur. Yaşama tutunabilmek denge ile mümkündür. Hatay’da depremle sadece binaların değil, insanların da dengesi şaştı…
Hatay’da depremle sadece binalar yıkılmadı. Yüz binlerce insanın insani bir yaşama olan inancı da yıkıldı. Binalar inşa etmek elbette ihtiyaçlar hiyerarşisinde önemli bir yerde fakat insanların kaybetmiş oldukları yaşamsal değerlerin inşası pek kalkınma hamleleri arasında da görünmüyor.
Çok da önemsenmiyor gibi…
Bir toplumun da kalkınmasının yegane yollarından biri de elbette değerlerine, ahlakına, kültürüne ve insani tutumuna sahip çıkmayla mümkündür.
Deprem sonrası Hatay’da hızlıca yükselen yapılar, “ekonomik kalkınma” adı altında rant odaklı bir yaklaşımın izlerini taşıyorsa, bu medeniyet midir mesela…
Öte yandan,
Hatay’da boşanma oranlarının arttığını, insanların sürekli gergin ve patlamaya hazır bir halde olduklarını bilmeyenimiz veya görmeyenimiz yoktur diye düşünüyorum…
2018 yılında Hatay’da 8.305 evlenme gerçekleşirken aynı yılda 1.292 boşanma yaşanmış. TÜİK’in son istatistikleri olan 2022 yılındaki istatistiğe göre; 2022 yılında 7.142 evlenme gerçekleşirken, 1.385 boşanma yaşanmış.
Henüz 2024 ve 2025 verileri mevcut değil ama yaşanan travmalar ve felaketlerin bu oranlara nasıl yansıdığını sanıyorum ki tahmin edebiliyoruz…
Bu durum tabi ki beraberinde insanların gündelik yaşamlar sürmesine, yüzeysel ilişkilere yönelerek derin bağlardan uzaklaşmasına da sebep oluyor.
Elbette psiko-sosyal verilerle bu durum daha da analiz edilebilir ama yaşanılan hayat, veriler hakkında bize biraz da olsa ipucu veriyor.
Deprem, Hatay’ın sadece binalarını değil, sistemin çürümüşlüğünü de yıktı. Ancak yeni ve bambaşka bir çürümüşlükle karşı karşıya bıraktı bizi… Şimdi, bu enkazın üzerine para değil, insanlık inşa etme zamanı.
Zira beton hiç samimi değil…










































