6 Şubat yaklaşırken, takvim sadece bir günü değil, içimizde hiç kapanmamış ve kapanmayacak yarayı çeviriyor. Hataylılar için zaman ikiye bölündü o günden sonra: öncesi ve sonrası. Ama ‘’sonrası’’ denen şey aslında hiç gelmedi. Çünkü acı, takvimle ilerlemiyor. Çünkü bazı sabahlar hala 04:17’de başlıyor.
Bebekler… Hatay’da bebekler depremi hatırlamıyorlar belki ama annelerinin gözlerindeki korkuyla büyüyorlar. Kucakta daha sıkı tutuluyorlar, uykuları daha hafif. Her sarsıntıda daha çok ağlamayı öğreniyorlar daha dünyayı tanımadan. Oyuncaklarının yanında enkaz tozu olan bebeklerimiz. Masallarının arasına siren sesi karışan bebeklerimiz. Onlar büyürken hüzün onlardan önce büyüyen bebeklerimiz.
Ve kaybettiğimiz bebeklerimiz… kimi anacığından hiç ayrılmadan hayata veda etmiş.
Çocuklarımız… bir gecede büyüyen çocuklarımız. Odaları yıkılan, arkadaşlarını kaybeden, ‘’yarın’’ sözcüğüne mesafeli duran çocuklar. Resimlerinde evler yarım, güneş soluk. Defterlerinde matematik problemlerinin arasına mezar isimleri sıkışmış. ‘’Korkma’’ diye büyütülen ama korkunun tam ortasında bırakılan çocuklar… Onların omuzlarına yüklenen şey, yaşıtlarınkinden öyle ağır ki…
Kaybettiğimiz çocuklarımız, mezar taşlarının ışıklandırıldığı çocuklarımız. Bir mezar düşünün: yeşillikler arasında lamba yerleştirilen.
Annelerimiz… Uykusuz anneler. Evladının nefesini sayarak uyumaya çalışan, hala gece lambasını açık bırakan. Seslere irkilen, sessizlikten korkan anneler. Bir tabağı kırıldığında depremi yeniden yaşayan, kapı gıcırtısında kalbi duracak gibi olan anneler. Evlatlarını koruyamadığını düşünen ama aslında enkazdan umut çıkaran kadınlar. Onlar, kendi acılarını yutmayı öğrenmiş anneler.
Hayata veda etmiş ANNElerimiz. Felaketten birkaç saat önce buz gibi havada ailesine mangal yakan annelerimiz, aile sofrasında tüm ailesiyle yemek yemenin mutluluğuyla, son yemeği olduğunu bilmeyen annelerimiz. Kahkahasıyla evi neşelendiren annelerimiz. Evlatların mezara bakıp hiçbir şey hissetmediği, asla kabul etmediği ve edemeyeceği, anlamadığı ve anlamlandıramadığı şu günlerde nasıl mıyız?
Babalarımız… Sessiz babalar. Güçlü görünmeye çalışan ama gözleri dolu dolu. Aileyi ayakta tutma çabasıyla yasını erteleyen, ‘’sonra ağlarım’’ diyen ama sonra da bir türlü ağlayamayan. Evini kaybetmiş ama hala ‘’ evladım üşümesin’’ diye düşünen. Omuzlarında moloz değil, çaresizlik taşıyan adamlar. Hayata veda etmiş babalarımız… ‘’Gölgeleri yeter’’ dediğimiz babalarımız.
6 Şubat yaklaşırken soğuk geçmiyor. İçi üşüyor insanın, yüreği üşüyor. Havadan değil; yıkılan duvarlardan, eksilen canlardan geliyor. Acı geçmiyor. Sadece şekil değiştiriyor. Kimi zaman öfke oluyor, kimi zaman yorgunluk, kimi zaman tarifsiz boşluk.
Hataylılar, hayata tutunmayı yeniden öğreniyor ama kimse eskisi gibi değil. Gülüşler yarım, sevinçler temkinli. Yas, Hatay’da bireysel değil; sokak sokak, ev ev paylaşılan bir duygu.
6 Şubat yaklaşırken, Hataylılar sadece bir günü anmıyor. Kaybettiklerini, yarım kalan cümleleri, vedasız gidişleri hatırlıyor. Ve en çok da unutulmak istemiyor. Çünkü en ağır enkaz, unutulmak.
Hatay, hala ayakta kalmaya çalışıyor. Kırık dökük ama direnerek. Ve belki de en büyük umut, bu toprağın insanlarında; acıya rağmen yaşamaktan vazgeçmeyenlerde.
6 Şubat yaklaşıyor.
Acı hala burada. Ve Hataylılar, hala o gecenin içindeler.
Hatay, depremi atlattı sananlara karşı hala ayakta kalmaya çalışan bir hatırlatmadır.