Türkiye’de siyaset, çoğu zaman sahnede anlatılanla perde arkasında oynananın farklı olduğu bir oyuna benzer. Bugünlerde AKP, MHP ve DEM Parti üçgeninde yeniden alevlenen “yeni anayasa” tartışması da bu oyunun yeni bir sahnesi. Söylem yeni ama niyet oldukça tanıdık: Halkın iradesini arka plana atarak, kuralları baştan yazmak.
Geçmişe dönelim… 2011 seçimlerinden sonra Erdoğan, “400 milletvekili” vurgusunu sıkça dile getirdi. Bu sayı, anayasa değişikliği için referandumsuz çoğunluk anlamına geliyordu. Aynı yıllarda başlayan çözüm süreci ise sadece Kürt sorununu çözmeye yönelik bir çaba değildi. Asıl amaç, anayasal düzlemi yeniden şekillendirmek ve başkanlık sisteminin altyapısını hazırlamaktı. Barış vaatleriyle süslenen süreç, iktidarın stratejik hedefleriyle iç içe geçmişti.
Bugün de tablo farklı değil. AKP, yeniden “toplumsal uzlaşı” diyerek yeni anayasa çağrısı yapıyor. Ancak bu çağrının samimi bir demokratikleşme adımı mı yoksa 2028 sonrası Erdoğan için yeni bir sistem mühendisliği mi olduğu meçhul. MHP bu tabloda yine kilit oyuncu: Hem milliyetçi tabanı konsolide ediyor, hem de Erdoğan’ın anayasal hamlelerine meşruiyet üretiyor.
DEM Parti’ye gelince… Partinin bugünkü pozisyonu, geçmişten farklı olarak barış sürecinden çok anayasa yapımında “demokratik bir paydaş” olma arayışına dayanıyor. Ancak bu arayış, AKP’nin siyasal ajandasıyla çakıştığı noktada ne kadar bağımsız kalabilir? Yeni anayasa masasında ne kadar söz sahibi olunabilir? Bu sorular hâlâ cevapsız.
Gerçekte, bugün konuşulan şey bir anayasa meselesi değil; iktidarın kendini yeniden üretme stratejisidir. Ve bu stratejide partilerin pozisyonu, halkın ihtiyaçlarından çok Saray’ın planlarına göre belirleniyor. Herkes masada ama menü belli: Erdoğan’a uygun, Bahçeli’ye dokunmayan, DEM Parti’ye “söz hakkı veriyor gibi yapan” ama özünde halktan kopuk bir anayasa anlayışı.
Siyasetin merkezine anayasa gelmiş gibi görünse de, mesele “nasıl bir toplum” değil, “nasıl bir iktidar” sorusu etrafında dönüyor. Ve bu meseleye verilen cevaplar, geçmişte olduğu gibi yine güç üzerinden şekilleniyor.
CHP’nin Mesafeli Duruşu: Haklı Bir Temkin
Tüm bu anayasa tartışmalarında CHP’nin masaya yaklaşmayan, hatta sürecin dışında kalmayı tercih eden tutumu ilk bakışta pasif gibi görünse de aslında temkinli ve tarihsel olarak gerekçeli bir duruş. Çünkü geçmişte, “ortak masa” denilen yerlerden genellikle müzakere değil, oldubitti çıktı. CHP bu kez, sadece bir anayasa metnine değil, onun hazırlanma biçimine de itiraz ediyor.
İktidarın kontrolünde yürüyen bir anayasa süreci, ne kadar demokratik görünse de son sözü yine Saray’a bırakan bir sistemle sonuçlanabilir. CHP bu oyunun parçası olmayı reddederek, en azından meşruiyet kılıfına figüran olmamayı seçiyor. Bu da, bugünün siyasal atmosferinde cesur ve ilkesel bir tutum olarak okunabilir.
Sonuç olarak mesele yeni anayasa değil; mesele kimin neye hizmet ettiği, hangi niyetle hangi masaya oturduğudur. Barış söylemini referandumsuz rejim değişikliğine kılıf yapan her siyasi mühendislik, sadece anayasal düzeni değil, halkın vicdanını da yaralar.
400 milletvekiliyle kurulan hayallerin, 400 parçaya bölünmüş bir ülke gerçeğine dönüşmemesi için; samimiyetle hesapçılığı, barışla tasfiyeyi, anayasa yapımıyla iktidar pekiştirmeyi birbirinden ayırmak gerekir.
Yoksa bu sefer oyun değil, ülke kaybeder.