Hatay’da zaman, 6 Şubat depremlerinin üzerinden iki uzun yılı devirip alsa da, hala yarı geçmişte yarı gelecekte yaşıyor. İki yıl… Bir çocuğun ilk kelimeleri, bir fidanın ağaca dönüşmeye yüz tutması için yeterli bir süre. Peki, koca bir medeniyetin enkazının kaldırılması ve yerine “yeni bir hayat” inşa edilmesi için mi? Görünen o ki, yeterli olmuyor.
Devletin tüm imkanlarıyla sahaya indiği, sivil toplum kuruluşlarının insanüstü bir çabayla devletin eli, kolu, yüreği olduğu inkar edilemez. Bu çaba, binlerce insanı barındıracak konteyner kentlerin bir gecede kurulmasını sağladı. Ancak bir şehrin ruhu, sadece çatısı olan barınaklarla değil, sürekli akan elektriği, kesintisiz suyu, güven veren iletişimiyle hayat bulur. İşte tam da bu noktada, Hatay’ın nabzı hala düzensiz atıyor. Sürekli elektrik kesintileri, bir türlü düzene girmeyen su şebekeleri ve iletişimin olmazsa olmazı internetin sık sık kesilmesi, “normalleşme” söylemlerinin önüne dikilen somut engeller.
Ve burada, en temel soru beliriyor zihinlerde: “Sorunun çözülmesini zamana bırakacaksak, kurumlar neden var?” Zaman, gerçekten de turşu kurmaktan başka bir işe yaramıyorsa eğer, vatandaşlık bağının, vergilerin, sadakatin karşılığı nedir?
Kamu hizmeti, sorunları “zamanla çözülecek” metaforuna hapsetmek midir?
Derken, gündemimizdeki boşluğu dolduran bir başka gerçek, sessizce devreye giriyor: AFAD’ın kamuoyunu bilgilendirme gereği duymadan attığı adımlar. Sosyal medyada yetkili makamları övmekten gündem olmayı başaramayan bir kurumun, sahada yaptıkları ise bir bilmeceyi andırıyor.
Somut bir örnek: Geçtiğimiz haftalarda, Hatay’ın birçok konteyner kentinde, insanların kapısına giden AFAD personeli konteynerda oturan depremzedelere süre vererek, konteyneri boşaltmalarını istedi ve istemeye de devam ediyor.
Resmi açıklama ya hiç yapılmadı ya da “Ankara’dan böyle bir talimat geldi”nin ötesine geçmedi. Bu, bir ailenin geçici de olsa “ev” dediği yeri, bir talimatnameyle, bir belgeyle, bir gerekçeyle değil; sadece bir “talimat”la kaybetmesi demekti.
İnsanlar, “Neden?” sorusunun cevabını ararken, kurumun “bilgi kabızlığı” ile karşı karşıya kaldı.
Kalmaya da devam ediyor…
Bir vatandaşa verilen cevap; ‘’Senin babanın köyde traktörü var, baban zengin, ikametin köyde, haftaya konteyneri boşalt!’’
Adamın 2 çocuğunun olması ve ailesi ile bir bağının bulunmuyor olması ise başka bir trajedi…
Asıl mesele, bu uygulamaların kendisinden ziyade, arkasındaki muammadır. İnsanlar işleyişi engellemek istemiyor; aksine, işleyişin bir parçası olmak, akıl ve mantık süzgecinden geçirilmiş sebepleri anlayarak, bu zorlu sürece rıza göstermek istiyor.
Bu sessizlik ve bilgi kıtlığı, enkaz yığınlarından daha ağır bir yüke dönüşüyor. Hataylı, sadece elektriksiz, susuz, internetsiz kalmıyor; aynı zamanda cevapsız da kalıyor. Ve bir şehri sadece binalarla değil, güven ve şeffaflıkla ayağa kaldırabilirsiniz. Aksi takdirde, zaman sadece turşu değil, derinleşen bir kırgınlık ve aidiyet kaybı da yapar.