TELE1’e kayyum atanması ve ardından yaşananlar, Türkiye medyasının hastalıklı yapısının bir röntgeni gibi. Haber yayınlarının durdurulması, sitenin kapatılması, ekran yüzleri ve yazarların toplu istifası derken, son perde olarak 32 teknik ve idari personelin kapı önüne konulması… Bu tablo, sadece iktidarın hukuksuz baskısını değil, sektör içindeki derin bir eşitsizliği ve çarpık işleyişi de tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.
Star gazeteciler, yöneticiler ve yazarlar, “Teslim olmayacağız” narıyla yeni bir kanalın (TELE2) temelini atarken, bu sürecin görünmeyen kahramanları –kameramanlar, ses operatörleri, editörler, büro çalışanları– işsiz kaldı. Burada ele alınması gereken çok boyutlu bir trajedi var: Biri iktidar kaynaklı siyasi baskı, diğeri ise muhalif cephedeki “kaymak tabakanın” sırtını döndüğü sosyal ve ekonomik adaletsizlik.
İki Ucu Zehirli Bir Hançer
Bir yanda, kanunu ve hukuku hiçe sayan keyfi bir kayyum uygulaması duruyor. Bu, üzerine çokça yazılıp çizilen, herkesin malumu olan gerçek. Ancak diğer yanda, en az bu baskı kadar sorunlu bir manzara var: Sektörün siyasileşmiş ve polarizasyondan beslenen üst kademesi.
Tanınmış isimler, biriktirdikleri sosyal ve finansal sermaye sayesinde yollarına hemen “TELE2” ile devam edebiliyor. Onlar için bu süreç, muhalif seçmen nezdinde popülariteyi ve siyasilerden finansal desteği artırmak için bir fırsata dönüşebiliyor. Peki ya arka plandaki teknik ekip? Onların böyle bir sermayesi var mı? TELE2’de istihdam edilecekler mi? Bu soruların cevabı, maalesef ki endişe verici.
Gazeteciliğin Dinamitlenen Temeli: Siyasi Polarizasyon
Türkiye’de basın, maalesef “haber” üretmekten çok, “siyasi kutuplaşma” üzerine inşa edilmiş bir anlayışla yönetiliyor. Televizyonlar, gazeteler ve haber siteleri, taraftar toplamak ve siyasi rant üretmek için kullanılıyor. Bu durum, gazeteciliğin temel ilkelerini –tarafsızlık, doğruluk, kamu yararı– her geçen gün daha fazla aşındırıyor.
TELE1’den ayrılan tanınmış isimlerin benzer bir yayın çizgisiyle TELE2’yi kurması, bu kısır döngüyü pekiştirmekten başka bir işe yaramıyor. Bu, muhalif tarafta dahi gazeteciliğin “işçi sınıfından” kopuk, kendi kendini kurtaran bir “seçkinler kulübü”ne dönüştüğünün kanıtı.
Çözüm: Siyasetten Arınmış, Mesleki Dayanışma
Peki, evine ekmek götürmekten başka bir kaygısı olmayan, siyasi angajmanlardan uzak teknik personelin suçu ne? İktidarın baskısı ve sektör elitlerinin çıkarcılığı arasında sıkışan bu insanlar, bu sistemin gerçek mağdurları.
Bu karanlık tablodan bir çıkış yolu var mı? Evet: İşçi gazetecilerin kolektif bilinci. Kameramanından muhabirine, editöründen büro çalışanına kadar tüm basın emekçilerinin, siyasi aidiyetlerinden ve polarizasyondan bağımsız olarak, sadece mesleklerinin geleceği ve hakları için bir araya gelmesi gerekiyor. Güçlü, ilkeli ve her türlü siyasi müdahaleye karşı durabilecek bağımsız sendikalar ve meslek örgütleri, bu dönüşümün anahtarı olacaktır.
Peki Türkiye’de şuan gazeteciliği siyasi polarizasyondan arınmış bir şekilde temsil eden bir sivil toplum kuruluşu var mı?
YOK!
İçler acısı bir durum ama maalesef yok!
Sonuç olarak, TELE1’de yaşananlar, sadece bir kayyum hikayesinden ibaret değil. İktidarın hukuksuzluğunu kınarken, bir yandan da sektör içindeki bu adaletsiz ve sömürücü yapıyı da sorgulamak zorundayız. Gerçek dönüşüm, ancak gazeteciliği siyasetin değil, emeğin ve hakikatin merkezine oturttuğumuzda mümkün olacak.