Beton Cenneti Hatay’ın Kuraklık Faciası
Her sabah uyandığımızda gözümüzü beton yığınlarına dikiyoruz: Yetkililer, şehir merkezindeki çeperlere “taksi durakları” kurar gibi yeni konut alanları açıyor; suyun, havanın, toprağın değil, betonun dağıtımını planlıyor.
Peki, gerçekte neyi planlıyorlar?
Yakın gelecekte susuzluktan kırılacak, yeşilsizliğin ortasında nefessiz kalacak, betonla nefsini doyurmaya kalkan insanlar mı?
6 şubat depremleriyle beraber evlerimizi kaybettik, güvenli sığınma alanlarımızdan olduk ve kimse bunca yıkımın sebebini sormadı. Yıkım ajitasyon ile kaplandı, Hataylılar ağlatıldı, acıları hep pekiştirildi, olay dramatize edilerek bunca acının sebepleri hafızalardan silindi gitti.
Şimdi yine aynı şeyi yapıyorlar. Kuraklık olduğunu kabul ediyorlar. Barajların boşalmasının dikkatine vurgu çekiyorlar. Ve koca koca kurumların önerdikleri;
‘’Ellerimizi yıkarken suyu boşa akıtmayalım, diş fırçalarken musluğu kapatalım.’’ Gibi konuyu saptıran sanki suyu akıtmadığımızda su kendi kendine dolacakmış, birikecekmiş gibi plansız, hesapsız ve bilimden uzak çocukça önlemler!
Çok değil, bundan 5 yıl sonra susuzluk ve kıtlık ile daha net ve daha gerçek bir şekilde karşı karşıya kalacağız.
O çok üzüldüğünüz Afrikalı insanların kaderini hiçbir zaman yaşamayacağımızı düşünüyorsanız, işte bu kibir bu şehri ve bu toplumu yok edecek!
Çünkü beton yiyerek doymuyoruz ve beton içerek susamıyoruz!
Hataylı çiftçinin 2. Ürün ekimini yasaklamıyorlar ama ekime destek vermeyeceklerini dillendirerek çiftçinin 2. Ürün ekiminden vazgeçmesini hedefliyorlar.
Çok değil, yakın zamanda yiyeceğimiz çoğu şeyi ekemeyeceğiz, dışardan alacaklarımız da cebimizi fazlasıyla yakacak.
Su bulmakta zorlanacağız, insanlar belki su için birbirine girecek!
Olmaz demeyin.
5 şubat günü kimse şehrin tamamen yerle bir olacağını da düşünmüyordu. ‘’İmar barışı ile ruhsatsız evine ruhsat aldığı için sevinen 255 bin küsur hane evinin ruhsatlı olmasına sevinirken, 6 şubatta depremde yerle bir olacağı hiç aklının ucundan bile geçmemişti.
Ama oldu!
Şimdi daha büyük ve daha korkunç bir tehlike bizi bekliyor. Üstelik çok yakında!
Hatay, onlarca yıldır su sorunuyla boğuşuyor. Yıllık yağış miktarı azaldı; barajlar dolmuyor, yer altı su kaynakları tükeniyor. Buna karşılık, yöneticiler “su tasarrufu” kampanyaları başlatıyor; evde duşu kısın, çamaşırı elde yıkayın, diş fırçalarken musluğu kapatın…
Suyu değil, sorunu küçültmeye çalışıyorlar!
Oysa gerçek çözüm, şehrin yeşil dokusunu, doğaya uyumlu altyapıyı kurmak; ağaçlandırma, yağmur suyu toplama sistemleri, yerel bahçeler inşa etmek.
Konutlar yükselirken diğer yandan şehrin ağaçlandırılma çalışmalarına başlamak bu kadar zor mu?
Milyonerler, milyarderler doğayı çatır çutur katlederken, biz poşete para vererek, kağıt pipet kullanarak doğayı kurtarmaya çalışıyoruz öyle mi?
Yine aynı şeyi yapıyorlar. Hatay’da yaşayanların suyu kısarak, daha az kullanarak bu kuraklığı bitirebileceklerini düşündürtmeye çalışıyorlar insanlara…
Suyun olmadığını anlatıyorlar oysa yağmurun neden yağmadığını, topraktaki nemin neden bu kadar hızlı buharlaştığından bahsetmiyorlar.
Ama bizde ses çıkaran yok; “Yeşile mi para verelim, beton daha kazançlı” diyenler daha fazla.
Lüks villanın bahçesinde palmiye fidanı diken, zengin kesimin kıtlık döneminde sizinle yani bizimle aynı derdi aynı oranda yaşayacağına inanıyor musunuz?
Yoksa apartman dairesine hapsolmuş, asgari ücretle çalışan 40 derece sıcağında nefes almakta zorlanan gariban insanların yaşamları daha mı değersiz?
Kimse kamuda, “Neden şehir ormanımız yok?” diye sormuyor. Kimse, “Yağmur suyunu sokak cazibelerine verelim, minik göletler kuralım” demiyor.
Sadece şehrin merkezlerinde açılan devasa inşaat projeleri konuşuluyor. “Konut üretiliyor” diye pazarlanan, aslında suyun, toprağın, ekosistemin gaspı olan bu projeler, şehri her geçen gün biraz daha kuraklaştırıyor. Doğal su döngüsü kırılıyor, betonun ısı adası etkisi artıyor: Kışın bile kazak giymiyoruz artık; yazın ise gölgede bile nefessiz kalıyoruz.
Deprem anlarında gördük ki, insanın vahşiliği hiçbir doğal afetle sınır tanımıyor. Yardıma muhtaç komşusuna bile merhamet etmeyen, kendi keyfi için yağma yapan bir toplumuz. Peki kuraklık, insanın hırsını dizginlemek için bir fırsat olmayacak mı? Su kuyuları, eski pınarlar, fıskiyeli çeşmeler, el emeğiyle suladığımız bahçeler, her biri gasp edildiğinde vicdanlarda daha büyük çukurlar açılmayacak mı?
İnsanlar delirmiş gibi su ve gıda stoklamaya başlamayacaklar mı sanıyorsunuz?
Hepimiz başlayacağız!
Kimileri şehri terk edecek, turizm cenneti diye övülen ve bence dünyanın en gözde turizm yerlerinden biri olabilecek bu kadim şehir yaz aylarında hayalet bir şehir olacak…
Su krizi ve Gıda krizi hepimizi çok yakın bir zamanda etkileyecek.
Hataylı hemşehrilerim, şunu çok net bilin; Betonun gölgesi, yakında değil, bugün pençemizdeyken ağaç gölgesinin tadını verecekmiş gibi davrananlar; susuzluğun çığlığı yükseldiğinde utançlarına sığınacaklar.
Çünkü betona cömertlik harcamak, sudan kıstıkça suyu sihirli bir kaynak zannetmek, bir gün hayatınızı esir alacak.
Betonlaşma politikası, bugün kâr getiriyor olabilir. Ama yarın, susuzluktan kırılan, nefessiz kalan, betondan kurtulmaya çalışırken hâlâ susuzlukla sınananlar olacak.
Onlar, bu sorumsuz siyasetin bedelini ödeyecek. Ama talep etmezsek, bir kez olsun kişisel çıkarlarımızı bir kenara koyup şehrin ağaçlandırılması yönünde talepkâr olmazsak, bizler de çocuklarımız da bedel ödeyeceğiz.
Vahşi anlayışın yerini, “insan ve doğa bir bütündür” anlayışı almadıkça, Hatay betona boğulmaya ve kuraklığa mahkûm kalmaya devam edecek.
Şimdi sesimizi yükseltme zamanı! Çünkü susmak, betona onay vermektir ve kuraklıkta kimse bize merhamet etmeyecek.