
Şimdi size tımarhaneden bir şeyler anlatacağım…
Burası gerçek bir tımarhane…
Yaradanın verdiği ömrün kıymetini kendinden bilenlerin, ölümsüz olduğunu düşünüp duyarsız ve derinliksiz olanların hüküm sürdüğü koca bir tımarhane…
Burası normal olanın anormal karşılandığı, anormal olanın ise normal karşılandığı bir yer…
Mesela burası özdeğerlerini yitirmiş, güven duygusunu kaybetmiş, sevgiden yoksun, hissizliğin güç göründüğü, bireysel var oluş ile bireysel kibrin iç içe girerek var oluşun su gibi altta, kibrin ve benmerkezciliğin zeytinyağı gibi üstte olduğu dünyanın en büyük açık hava tımarhanesi…
Şimdi size tımarhaneden bir şeyler anlatacağım…
Bu bir metafor değil. Gerçek bir tımarhaneden söz ediyorum.
Ama burası yalnızca taş duvarlar, ilaç kokusu, gözlem odalarıyla çevrili bir klinik değil.
Burası sokaklar.
Burası ekranlar.
Burası iş yerleri, toplantı salonları, okullar, hatta bazen evler.
Burası biziz.
İçinde yaşadığımız çağda “normal” kavramı yer değiştirdi.
Nezaket şüpheyle karşılanıyor.
İyilik, çıkar beklentisiyle karıştırılıyor.
Dürüstlük bir saflık, susmak bir zayıflık sayılıyor.
Oysa çığlık atanlar dinleniyor, abartanlar ödüllendiriliyor, öfkesini kontrol edemeyenler “karizmatik” sayılıyor.
Ve biz, bu düzenin içinde, birer “normal dışı” gibi yaşamaya zorlanıyoruz.
Bugün pek çoğumuz kim olduğumuzu, neye inandığımızı, ne uğruna yaşadığımızı bilmiyoruz.
Kendimizi başkalarının gözleriyle görüyor, sosyal medyada aldığımız “beğeni” kadar değerli hissediyoruz.
İçsel huzurdan değil, dışsal onaydan medet umuyoruz.
Bir nevi ruhsal göçmenlik hali… Kendi içimizden çoktan taşınmışız.
Duygular, samimiyet, içtenlik, gerçeklik ve daha bir sürü insani duygu o kadar yüzeysel ve çelimsiz ki, hafif bir yel bile yıkmaya yetiyor…
Birbirimize güvenmiyoruz.
Devlete, kuruma, komşuya, hatta dostlara bile şüpheyle yaklaşıyoruz.
Çünkü “güvenmek” artık riskli.
Bize öğretilen şu: Güven duyarsan, hayal kırıklığına uğrarsın.
Onun yerine kuşkucu ol, mesafeli ol, hesaplı yaşa.
Oysa güven olmadan toplum olmaz.
Oysa sevgi, sadece güvenin olduğu yerde çiçek açar.
Strateji kelimesini zihnimizin en karanlık yerine o kadar kazımışız ki, insan ilişkilerinde kurgulanması gereken bir akıl oyunu, bir zeka göstergesi olarak görüyoruz..
Koşulsuzluktan ve içtenlikten çok uzak, paranoyaklığın rab bellendiği bir tımarhane burası…
Sağlıklı bireysellik ile patolojik narsisizm iç içe geçmiş durumda.
Bir başkası ile ilgili narsist tanısını koymaktan kaçınmıyoruz, kendi narsistliğimizi görmeden veya görmezden gelerek…
Kendini gerçekleştirme ile başkalarını yok sayma aynı kefeye konmuş.
Herkes “en” olmak istiyor: En bilgili, en haklı, en kırılmış, en farklı, en özel.
Ama kimse “biz” demiyor.
Hiç kimse sıradan olmaktan, sıradan bir hayatta sıradışı incelikler taşımaktan memnun değil.
Var olmak için bir başkasını yok sayma ihtiyacının hissedildiği empatinin uğramadığı bir tımarhane burası…
Varoluş yani insanın anlamlı bir bütünlük olarak dünyada yer alması,
su gibi dibe çökerken,
kibir, benmerkezcilik ve hissizlik
zeytinyağı gibi yukarı çıkıyor.
Bir büyük açık hava tımarhanesi işte burası…
Zihinlerin savrulduğu, kalplerin küflendiği, ilişkilerin işlevsizleştiği bir sistem.
Daha fazla bağıranın haklı, daha soğuk olanın güçlü, daha uzak duranının çekici sayıldığı bir düzen.
Buradan çıkış mümkün mü?
Belki evet.
Ama önce herkesin delilikle aklı karıştırdığı bu çağda, gerçek anlamda “akıllı” kalmayı seçmesi gerek.
Akıl; matematik çözmekten, üstün zekâ oyunları oynamaktan önce,
başkasının acısını görebilmekte,
kendini kandırmamakta,
Kendisiyle beraber bir başkasını…
Ve vicdanın sesini bastırmamaktadır.
Zeytinyağının üste çıkmasına alıştık belki ama
o dibe çöken suyu
yeniden yeryüzüne çağırmazsak
bu tımarhane, dört duvar değil
dört mevsim süren bir cinnete döner.
İsmet Özel ile bitirmek isterim;
‘’ evet, ilmektir boynumdaki ama ben
kimsenin kölesi değilim
tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya
tarantulaymış benim adım diyecek değilim
tam düşecekken tutunduğum tuğlayı
kendime rabb bellemeyeceğim’’










































