Hatay

Savaş İhtimali Neden Barış İhtimalinden Daha Hızlı Yayılıyor?

HAZIRLAYAN: Abdo Uçucu


Günümüzde küresel iletişim ağları sayesinde savaş ve çatışma haberleri hızla yayılmakta, olumlu ve barışçıl gelişmeler ise genellikle geri planda kalmaktadır. Sosyal medyanın ve dijital platformların ortaya çıkışı, bilinçli olarak kurgulanmış anlatıların (“narratif”) eskisinden çok daha hızlı ve yoğun biçimde yayılmasını sağlamıştır. Ancak Nobel Barış Ödüllü Maria Ressa’nın da belirttiği gibi, umut dolu pozitif mesajlar teknik olarak negatif içerikler kadar hızlı yayılabilir olsa da bunları viral hale getirmek çok daha zordur. Bu nedenle, “kan varsa haber vardır” anlayışı medyada hâkimdir; korku, öfke ve tehdit içeren başlıklar okuyucunun dikkatini daha kolay çeker. Özetle, modern medya ekosistemi savaş haberlerini hızla geniş kitlelere ulaştırmakta, buna karşın barış, müzakere ve uzlaşı çabaları daha az görünür olmaktadır.

Toplumsal düzeyde, medya ve iktidar ilişkileri savaşın yayılma hızını belirleyen önemli faktörlerdir. Güçlü devletlerin çatışmaları, jeopolitik önemi nedeniyle daha yoğun gündeme alınır; basın organları çok sayıda haber üreterek bu savaşlara dikkat çeker. Örneğin, 2014’te New York Times tek ayda Gazze Savaşı’na 134, Ukrayna krizine aylık ortalama 70 haber ayırmışken, Sahraaltı Afrika’daki Orta Afrika Cumhuriyeti iç savaşı için sadece 4–5 haber düşmüştür. Aynı yılda BM Gıda ve Tarım Örgütü verilerine göre Orta Afrika’da hayatını kaybedenlerin sayısı Gazze’den fazlayken, medyanın ilgisi çok daha az olmuştur. Bu eşitsiz ilgi, güçlü ülkelerle stratejik çatışmalar arasındaki çıkar çatışmalarını yansıtır: Söz konusu çatışmalar uluslararası güvenlik, enerji ve ekonomi gibi alanlarda daha geniş sonuçlar doğurduğundan, gazeteler ve televizyonlar bunları öne çıkarır.

Medya kuruluşlarının editoryal tercihleri ve izleyici eğilimleri de savaşı besler. Araştırmalar, insanların hayatta kalma içgüdüsüyle olumsuz bilgiye doğal olarak daha fazla odaklandığını gösterir; öfke, korku veya öfke uyandıran başlıklar dikkat çeker ve daha çok paylaşılır. İnternet ve sosyal medya ortamında ise algoritmalar bu olumsuz ve kutuplaştırıcı içerikleri ödüllendirir. Kullanıcılar genellikle sosyal medyada önceden benimsedikleri görüşleri onaylayan haberleri seçer ve kendi sanal yankı odalarında kalır; bu “seçici maruz kalma” mekanizması, zıt fikirlerin nadiren görünmesine yol açar. Binlerce iletişim seçeneği arasından kutuplaştırıcı mesajlar göze çarpar; bu nedenle kutuplaştırıcı bir söylem üretmek, bir meseleyi geniş kitlelere duyurmak için daha etkili bir stratejidir. Sonuçta medya, hem seçimli içerik akışı hem de algoritmik tercihler nedeniyle toplumu böler ve çatışma dinamiklerini güçlendirir.

Devletlerin ve siyasal aktörlerin çıkar çatışmaları da savaş fikrini hızla yayar. Çıkarlarını garanti altına almak isteyen ülkeler milliyetçi söylemleri kullanır; milletlerarası gerginlik milliyetçilik dalgasını tetikler. Örneğin Rusya-Ukrayna çatışmasında her iki tarafta da ulusal kimlik duygusunun güçlenmesi milliyetçi duyguları artırmıştır. Bu durum, toplumları “biz–ötekiler” ekseni etrafında kutuplaştırır. Sosyolog Akbaş’ın çalışması da savaş süreçlerinde ulusal kimlik, etnik ayrımcılık, siyasi iktidar mücadeleleri ve ekonomik eşitsizliklerin çatışmayı körüklediğini göstermektedir. Özetle, toplumsal yapı ve liderlerin stratejileri savaş söylemlerinin hızla yayılmasını kolaylaştırır: Medya menzili geniş olduğu ve kamusal dikkat kısıtlı olduğu için kutuplaştırıcı ve korkutucu öyküler halkın zihninde hızla yer eder.

Antropolojik açıdan insan topluluklarının uzun tarihsel süreçleri incelendiğinde, savaş olgusu aslında göreceli olarak yeni bir fenomendir. Yapılan arkeolojik araştırmalar, insanlık tarihinin yaklaşık son 10.000 yılında savaşların belirgin biçimde arttığını göstermektedir. Harvardlı arkeolog Ferguson’a göre, milyarlarca yıl önceki atalarımız arasında bugünkü anlamda sürekli savaşma alışkanlığı mevcut değildi; savaş, tarım toplumlarının nüfus baskısı ve kaynak kıtlığı koşullarında ortaya çıkmış bir davranış biçimidir. Benzer şekilde, Steven LeBlanc gibi araştırmacılar da pre-devlet topluluklarının nüfusları artıp kaynak yetersizliği çekince savaşa yöneldiklerini vurgular. Bu çalışmalar, savaşın “insanın doğuştan getirdiği” bir özellik olmadığını, ekolojik ve sosyal şartlara bağlı olarak topluluklar arası şiddetin ortaya çıktığını öne sürer.

Öte yandan antropoloji, kültürün çatışma ve barış aktarımındaki rolüne de dikkat çeker. Topluluklar, kuşaklar boyu süren savaş deneyimlerini ritüeller, destanlar ve eğitim yoluyla kuşaktan kuşağa aktarır. “Öteki” kavramı antropologlarca özellikle vurgulanır: Bir grup kendi kimliğini tanımlarken varlık nedenlerinden biri olarak dış grubu düşmanlaştırır. Böylece grup aidiyeti duygusu kuvvetlenir; folklor ve mitolojide öteki savaşçı veya zalim olarak resmedilir. Bu bakımdan antropolojik perspektif, toplumsal hafızanın savaşçı değerlerle şekillenebileceğine işaret eder. Örneğin İsrailli psikolog Bar-Tal’ın belirttiği gibi, uzun soluklu çatışmalar toplumun değer sistemine çatışmacı bir karakter kazandırır; kolektif hafıza kin, nefret ve önyargılarla donanır. Sonuçta kültürel aktarımla büyüyen yeni kuşaklar, var olan düşmanlık söylemlerini yaşamın “normal” bir parçası olarak benimser. Bu süreç, barış ihtimalinin nesiller boyunca zayıf kalmasına neden olur.

Bireysel düzeyde, savaşı hızla kışkırtan temel psikolojik dinamikler vardır. Öncelikle korku ve tehdide karşı duyulan ilkel tepki, insanları vahşi ortamlarda hayatta kalmak için yüksek alarm moduna geçirir. Tehdit altında bireyler saldırgan ya da savunmacı tutumlar benimseyebilir. Deneysel araştırmalar, savaş mağduru olmuş bireylerin hayatta kalma motivasyonlarının kuvvetlendiğini, kendi iç gruplarının refahı için fedakârlık yapmaya daha istekli hale geldiklerini göstermektedir. Başka bir ifadeyle, savaş deneyimi insanları öncelikle ait oldukları grubun koruyucusu yapar; eğer bu grup ulus düzeyinde hissedilirse “ulus inşası”, etnik/mezhepsel alt-gruplara yoğunlaşırsa yeni çatışma döngüleri görülebilir. Gerçekte de bu tür iç grup dayanışması, milliyetçilik ve grup kimliğinin güçlenmesi biçiminde dışavurulur.

Buna ek olarak, bilincimizde savaş olgusunu besleyen birçok bilişsel önyargı vardır. En belirginlerden biri olumsuzluk (negativity) önyargısıdır: İnsanlar kayıplara, şiddet görüntülerine ve tehdit içeren mesajlara pozitif haberlere göre daha fazla ilgi duyar. Dolayısıyla başlık ve reklam stratejileri de savaşı ön plana çıkarır. Ayrıca, gruplar arası düşman algısı pekiştikçe bireyler kendilerini sürekli tehdit altında hisseder. Bar-Tal ve çalışma arkadaşlarının aktardığı üzere, uzun süreli çatışmalar toplumsal belleği kin ve önyargılarla doldurur. Bu çatışmacı değerler nedeniyle iç grup mensupları, savaş sırasında kendilerine yaşatılan acıyı haksız ve meşru, öteki gruba yaşatılan acıyı ise haklı görmeye başlar. İkincil olarak karşı tarafı insanlıktan çıkaran (dehumanizasyon) eğilimler ortaya çıkar; örneğin Leyens ve diğerlerinin gösterdiği gibi, bireyler rakip grubu “insan olarak görmeme” eğilimine girer ve onlara yönelik öfke ve intikam duyguları besler. Sonuçta korku algısı, grup içi dayanışmayı artırırken öteki grubun insaniliğini inkar eden bir önyargı ağı yaratır ve bu da barışa yönelik duyguları körelterek savaş ihtimalini hızlıca canlı tutar.

Sosyoloji, antropoloji ve psikolojinin kesişiminde görülen ortak nokta, savaşın yayılmasını kolaylaştıran faktörlerin çok katmanlı oluşudur. Sosyolojik bakış, yapısal güç odakları, medya ve toplumsal kutuplaşmanın savaş anlatısını kışkırttığını gösterirken; antropoloji, tarihin ve kültürel aktarımın savaş kültürünü beslediğini vurgular. Psikoloji ise bireyde korku ve gruba bağlılık mekanizmalarının çatışmayı kurumsallaştırdığını ortaya koyar. Bu bağlamda barışın yayılımı, tüm bu boyutlarda eşgüdümlü çabalar gerektirir.

Çözüm önerileri arasında medyada barışçıl söylemin teşviki önemli bir yer tutar. Gazeteciler ve yayıncılar, çatışma yerine diyaloğa odaklanan barış gazeteciliği modelleri benimsemeli; okuyucular ise medya okuryazarlığı kazanarak bilgiyi eleştirel süzgeçten geçirmelidir. Mediators Beyond Borders gibi kuruluşlar, bireylerin medyayı sorgulaması ve sorumluluk alması gerektiğini vurgular. Örneğin Ayçe Özerdem’in de belirttiği gibi, medyada “kan varsa haber vardır” anlayışı geçerliliğini korumaktadır. Bu nedenle eğitim kurumlarında ve sivil toplumda medya okuryazarlığı ve empati odaklı eğitimler yaygınlaştırılmalıdır.

Eğitim özelinde, barış kültürü dersleri ve çatışma çözüm programları toplumsal düzeyde yapıcı rol oynar. Barış eğitimi uygulamaları, çatışmaları kökten dönüştürmeyi amaçlar. Lederach’ın ifade ettiği gibi, barış eğitimi sadece çatışma çözümleri değil, uzun vadeli ve kalıcı barış ortamı yaratmayı hedeflemelidir. Bir toplum barışa inanır ve tüm kesimleriyle sahiplendiğinde ancak çatışmanın yeniden patlak vermesi engellenebilir.

Uluslararası alanda ise devletler arası diyalog, insani yardımlar ve küresel kurumların güçlendirilmesi kritik önemdedir. UNESCO gibi örgütler, eğitim, bilim ve kültür aracılığıyla insanlığın entelektüel ve ahlaki dayanışmasının teşvik edilmesi gerektiğini vurgular. Azoulay’ın mesajında belirtildiği gibi, “barış kültürünü inşa etmek”, savaş sonrası insani dayanışmayı güçlendirmek için en etkili yoldur. Sonuç olarak, savaşın hızlı yayılmasının önüne geçmek için disiplinlerarası bir yaklaşım ve barış odaklı politikalar hayata geçirilmelidir. Medya okuryazarlığı, eğitimle çatışma dönüşümü ve toplumsal uzlaşı kültürü gibi yaklaşımlar, modern çağın bilgi kirliliği içinde bile barış ihtimalinin güçlenmesine katkı sağlayacaktır.

 

Çok sayıda araştırma, medyanın olumsuz ve şiddet içeren olaylara odaklandığını; barışçıl ve iyimser gelişmelerin ise görece az yer bulduğunu ortaya koymaktadır. Örneğin, bir incelemede “savaş barıştan daha iyidir, şiddet ise şiddetsizlikten” gibi bir haber anlayışının giderek baskınlaştığı tespit edilmiştir. Terör olaylarının haberlerde sıkça vurgulanması da “kan oldu mu manşet olur” ilkesini doğrular niteliktedir: Araştırmalar, “terörün özü, herkesi olayların büyüklüğüne odaklamaktır; ne kadar çok kan, manşetler de o kadar büyük olur” şeklinde medyanın işleyişini tarif etmektedir. Güncel analizler de medya içeriğinin giderek daha olumsuz hale geldiğini göstermektedir. Global Barış Endeksi analizlerine göre, 2000–2019 yılları arasında haber başlıklarındaki olumsuz duygular belirgin şekilde artmış ve jeopolitik/sosyo-politik haberlerin yaklaşık üçte ikisi negatif formda yer almıştır.

Sosyal ağlarda da aynı dinamik gözlemlenmektedir: Örneğin Tsugawa ve Ohsaki (2015) gibi çalışmalara göre, sosyal medyada yayılan içerikler arasında negatif içeriklerin pozitif veya nötr olanlara göre çok daha hızlı ve geniş kitlelere ulaştığı bulunmuştur. Bu bağlamda, medyanın dünya toplumlarına çatışma olasılıklarını barış olasılığından daha hızlı duyurduğu; çünkü olumsuz ve duygusal içeriğin dikkat çekme gücü daha yüksek olduğu söylenebilir. Öte yandan, Türkiye’den örnekler de benzer eğilimleri işaret etmektedir. Uzmanlar, Irak ve Afganistan gibi savaşların ele alındığı dönemde ana akım medyada şiddet ve çatışma odaklı yayıncılığın daha baskın olduğunu, barış odaklı alternatif haberlerin ise daha sınırlı kaldığını gözlemliyor. Bu tablo, genel olarak medyanın bilgi ve algı oluşturmada savaş haberlerine öncelik verme eğiliminin bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

 

Geleneksel medyada, haber seçiminde editoryal tercihler ve sahiplik ilişkileri büyük rol oynar. Savaş ve kriz dönemleri, propagandanın yoğunlaştığı zamanlardır. Chomsky-Herman’ın propaganga modeli bağlamında bu süreç beş temel filtreyle açıklanmıştır; örneğin medya sahipliği, reklam gelirleri, haber kaynakları, muhalefet tepkileri ve ideolojik önyargılar içerik akışını şekillendirir. Gerçeklik aktarıldığı iddia edilse de, haber metinlerinin gündem oluşturma ve algı yönetimi için kullanımı yaygındır. Nitekim yapılan bir çalışmada, “savaş veya kriz ortamları propagandanın daha yoğun biçimde kullanılmasına zemin sunmaktadır; haber metinleri de hedeflenen amaca yönelik algı inşası için ideal bir ortam sağlar” sonucuna ulaşılmıştır. Bu nedenle televizyon ve gazete haberleri genellikle resmi açıklamalarla paralel şekilde çerçevelenir ve “savaş zamanı” gündemleri öne çıkarılır.

Ayrıca medyanın çerçeveleme (framing) stratejileri, çatışmayı belirli karakterlere veya temalara göre yorumlayabilir. Örneğin, çatışma taraflarının “kahraman” veya “kötü” olarak sunulması; şiddet sahnelerinin öne çıkartılması gibi yöntemler medyanın savaş algısını biçimlendirir. Türkiye’de uzmanlar, iktidar yanlısı medya patronlarının milliyetçi duyguları besleyerek çıkar sağlamaya çalıştığını ve bu süreçte “propaganda tuzağına” düşüldüğünü vurgulamaktadır. Başka bir deyişle, bazı medya kuruluşları özellikle savaş dönemlerinde doğrudan ya da dolaylı olarak çatışmayı destekleyen anlatılar üretmekte; bu durum kamuoyunun bilgilendirilmesinden ziyade mevcut güç odaklarının lehine bir haber akışı yaratmaktadır. Gazete ve televizyonların ulusal güvenlik söylemiyle uyumlu yayın yapması, eleştirel haberciliği zorlaştıran unsurlardandır. Bu dönemde “düzenleme” ve “sansür” kaygıları da gündeme gelebilmektedir. Tüm bu dinamikler, ana akım geleneksel medyanın savaş içeriklerini dramatize ederek yayma eğilimini ve barışçıl haberlere sınırlı yer verme eğilimini pekiştirir.

 

Sosyal medya platformları, kullanıcı davranışlarını öne çıkaran algoritmalarla çalışır. Bu algoritmalar genellikle etkileşim yaratan içerikleri tercih eder; nefreti körükleyen, korku veya öfke gibi yoğun duygular içeren paylaşımlar yüksek etkileşim aldığından daha fazla kullanıcıya gösterilir. Araştırmalar, sosyal ağlarda kutuplaştırıcı “yankı odası” etkilerinin kısmen abartılmış olsa da, platform tasarımının bölücü içeriklerin üretim ve dağıtımını ödüllendirdiğine işaret etmektedir. Yani algoritmalar, kullanıcıları ideolojik açıdan uç noktalara yönlendirmese bile, bölücü içeriklerin daha hızlı yayılmasını sağlar.

Diğer yandan duygusal içeriklerin yayılma hızı da yüksektir. Örneğin Tsugawa ve Ohsaki’nin çalışmasına göre negatif gönderiler, pozitif veya nötr paylaşımlara kıyasla çok daha hızlı ve geniş kitlelere ulaşmaktadır. TikTok gibi yeni nesil mecralarda yapılan etnografik çalışmalar da travmatik olayların “viralite paradoksunu” vurgular: Trajedi içerikleri, duygusal ağırlığı sayesinde algoritma tarafından özellikle çokça dağıtılır; “algoritma savaşı sever” anlayışıyla bu tür içeriklerin izlenme oranları yüksektir. Örneğin Ukrayna’daki TikTok içerik üreticilerinin deneyimlerini inceleyen son çalışmalar, savaşla ilgili görüntüleri anında paylaşan kullanıcıların çok yüksek etkileşim aldığını göstermiştir. Bu sayede çatışmaların kişisel tanıklıkları küresel kamuoyuna hızlıca yansır, ancak aynı mekanizma dezenformasyon ve aşırı uçtaki söylemler için de elverişlidir.

 

İnternet çağında dijital haber siteleri ve yeni medya platformları “tıklama ekonomisi” ile tanımlanan bir yapıya bürünmüştür. Bu ortamda haber başlıkları ve içerikler, kullanıcıların tıklamasını sağlayacak şekilde özenle formüle edilir. Bu fenomen akademik olarak “clickbait media” (tık tuzağı medyası) adıyla anılmıştır; örneğin Kevin Munger’in analizine göre günümüz dijital medyasında “haber değeri, zaten dolaşımdaki popüler konuların taklit edilmesiyle belirlenir ve konuların çoğu özünde asıl önem taşıyan içerikler değildir. Clickbait medyası; haberlerin sürekli birbirini takip eden kısa ömürlü furyalar halinde öne çıktığı, en iyi mecraların da birbirlerinin içeriklerini kopyalamakta ustalaştığı bir düzen içerir”. Bu yüzden dijital platformlar sıklıkla sansasyonel veya dikkat çekici küçük hikayeleri öne çıkarır; barışçıl gelişmeler genelde içeriğin önceliğini yitirebilir.

Aynı bağlamda dezenformasyon (yanlış/bilgi kirliliği) yayılımı da kritik bir sorun olarak öne çıkmaktadır. Akademik incelemeler, sosyal medyanın yanlış bilgiyi çarpan etkisiyle hızla yaydığını göstermektedir. Örneğin bir çalışma, sosyal ağlarda yayılan yanlış içeriklerin doğru içeriklere göre çok daha hızlı ve yaygın şekilde paylaşıldığını vurgulamıştır. Yeni teknolojiler de bu süreci beslemektedir: Derin öğrenme ve yapay zeka destekli sahte görüntüler (deepfake) gibi gelişmiş yöntemlerin kullanımı, manipülasyon yapmayı kolaylaştırmış; sosyal medya platformları bu tür yalanları hızla çoğaltmıştır. Sonuç olarak, dijital mecralarda gerçek ile kurgu arasındaki sınırlar belirsizleşirken, okuyucu/izleyici her içeriğin doğruluğunu sorgulamak zorunda kalır. Bu ortamda tıklama odaklı içerik üretimi ve dezenformasyon iç içe geçer; ana akım ile alternatif internet medyası, bilgiyi doğrulama mekanizmalarına sahip olsalar da, çoğu kullanıcı viral haberlerle beslenmeye devam eder.

 

Barış odaklı gazetecilik ve medya okuryazarlığı, çatışma ve savaş dönemlerinde önerilen en önemli etik yaklaşımlardandır. Johan Galtung’a göre geleneksel “savaş gazeteciliği”, çatışmaları sadece şiddet ve zafer perspektifinden yansıtırken; “barış gazeteciliği” çatışmanın nedenlerini araştırıp çözüm yolları arar ve tüm tarafların görüşünü hesaba katar. Bu bağlamda barış gazeteciliği, yalnızca kimin kazandığı-kaydığı haberleri yapmak yerine; muhabirlerin “bu çatışma en az zararla nasıl sonlandırılabilir” sorusuna odaklanmasını öngörür. Uluslararası bildirgeler de medyanın barışı destekleyecek şekilde sorumlu yayın yapması gerektiğini vurgular. Örneğin UNESCO’nun 1978 tarihli ilkesel bildirisinde, “barışın ve uluslararası anlayışın güçlendirilmesi” medyanın temel hedefi olarak belirlenmiş; ırkçılık ve savaş kışkırtıcılığına karşı çıkılması için “daha dengeli bir bilgi dağılımı” zorunluluğu öne çıkarılmıştır.

Teknoloji çağına uygun çözümler de gündeme gelmektedir. Medya okuryazarlığı eğitimi ve farkındalık kampanyaları, halkın algısını güçlendirmeye yönelik önemli adımlardır. UNESCO ve ortaklarının başlattığı programlar, özellikle çatışma koşullarında insanların “bu bilgi doğrulanmış mı, kaynağı güvenilir mi, her şey teyit edilmiş mi?” sorularını sormasını teşvik etmektedir. Örneğin UNESCO’nun Ukrayna’daki kampanyasında, tren istasyonları ve alışveriş merkezlerindeki ekranlarda yayımlanan videolarla vatandaşlara bilgi tüketiminde eleştirel düşünmenin önemi anlatılmış; “yedikleri gibi haberlere de dikkat edin” gibi mesajlarla medya okuryazarlığı güçlendirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca gazeteci örgütleri ve sivil toplum girişimleri, medya kuruluşlarının “barıştan yana, etik değerlerle” yayın yapması çağrıları yapmaktadır. Sonuç olarak, akademik literatürde barış gazeteciliği çerçevesinde haber yapma, platform düzenlemeleri yoluyla sağlıklı bilgi akışını teşvik etme ve halkı medya okuryazarlığı konusunda eğitme önerileri öne çıkmaktadır. Bu tür eleştirel yaklaşımlar, medyada haber değeri bakımından savaşın değil, çatışmalara kalıcı çözümler sunabilecek arka planların ve uzlaşma imkânlarının öne çıkarılmasını hedeflemektedir.

 

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunları da okuyabilirsin

Hatay

Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde yapılan operasyonda uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti yapma veya sağlama suçundan 10 yıl ve 20 bin lira para cezası ile arandığı...

Hatay

Hatay’da hisseli taşınmazı olan binlerce kişi için kritik bir dönem başladı. Tapuda hissesi bulunan vatandaşların, ön alım hakkını (şufa) kaybetmemeleri için 90 günlük yasal...

Türkiye

Araç muayenesi için rekor teklif: Artık TÜVTÜRK yapmayacak! İşte ihaleyi kazanan şirket Araç muayene istasyonlarının özelleştirme ihalesinde 1. bölge için 830 milyon dolar, 2....

Hatay

Hatay İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü (AFAD), 7269 sayılı Afet Kanunu’nun 6. maddesine dayanarak yeni konteyner kentlerin kurulabilmesi amacıyla bazı özel mülklere geçici...

Copyright © Tüm hakları saklıdır. Webruw Soft

Exit mobile version