Bazı haberler vardır…
Okuduğun an nefesin kesilir, yutkunamazsın. Sanki zaman durur, kalbinin bir köşesi buz tutar. Mattia Ahmet Minguzzi’nin adı ilk kez böyle düştü evlerimize. 14 yaşında, bir çocuk…
Çocuk Adının “cinayet” kelimesiyle aynı cümlede yer alması, dünyada bir şeylerin çok yanlış gittiğinin en sessiz ama en güçlü çığlığıdır.
Ahmet bir değerdi… Hem Türk hem İtalyan… Bir yanda çellonun zarafeti, bir yanda mutfağın kokusuyla yoğrulmuş sıcacık bir aile… Ve bu iki güzellikten doğmuş bir çocuk:
Mattia.
Hayatının tam ortasında kaykay vardı; rüzgârla yarışan, düşe kalka öğrenen, gülüşüyle sokaklara neşe saçan bir çocuktu.
Babasının ‘panda’sıydı gözündeki doğum lekesiyle.
Güzel gözleri dünyaya ‘ben farklıyım’ demişti doğduğunda.
Bir sabah, sadece bir kaykay malzemesi almak için gittiği Pazar yerinde ‘herkesin gözü önünde’ ‘onlarca kişinin arasında’ koparıldı yaşamından Ahmet.
Ne bilsin bir başka çocuğun içindeki karanlık, onun ışığını söndürecek?
Mattia, bir sokakta, bir kaldırımın kenarında, ellerinden kayan canıyla, sessizce bize bir şey anlattı. “Bütün çocuklar çocuk değildir” dedi. “Hayal kurmak, yaşamak, büyümek ve büyütülmek çok ayrı meseleler. iyi olması için yetiştirdiğiniz çocuklarınız, kötü yetiştirilmiş, eğitilememiş çocuklara kurban gidebilir…” dedi.
Anladık Ahmet, duyduk seni…
Ve sonra bir başka utanç düştü bu koca ülkenin üstüne: Ahmet’in mezarına saldırıldı.
Bu kaçıncı yara?
Bu nasıl iflah olmazlık?
Bu ne tür vicdansızlık?
Bir çocuğun, toprakla buluştuğu yere bile huzur çok görüldü.
Ailesi tehdit edildi. Yasını bile yaşayamayan bir anne,baba… Oğlunun gözleri hâlâ hatırında, o gözlerde hâlâ “Anne” diyen bir buğu…
Evladını kaybetmiş bir aileyi hangi tehdit korkutabilir ki?
Ah Mattia…
Bu ülke seni tanıyamadı. Seni koruyamadı.
En önemlisi sana bunu yapabilecek kötülükte çocuklar yetişmiş bu ülkede!
Ama senin ardından ağlayan binlerce insan var şimdi. Seni hiç tanımadan içi sızlayan, kalbi kırılan… Belki de bu ülkede hâlâ umut var. Çünkü hâlâ senin için ağlayabilen vicdanlar var.
Sen bize bir şey söyledin;
‘Toplum sizden ibaret değil, yetiştirdiğiniz çocuklarla şekilleniyor’ dedin.
Belki bir gün… bir annenin kalbi yeniden umutla atacak, bir çocuk yeniden kaykayına güvenle binecek. Belki senin ismin, bir okulun duvarında, bir parkın tabelasında, bir çocuğun gülüşünde yaşayacak. Belki o zaman affedebiliriz kendimizi, belki…
Ve biz İyilikle doğrulukla güzelliklerle büyüttüğümüz çocuklarımız da böyle büyümeyenlere kurban gitmesin diye çabalayacağız .
Beş yerinden canice bıçaklanarak öldürülmesinler diye.
Ahmetler öldürülmesin diye…
Biz sabahtan akşama sokakta top koştururken , şimdi 14 yaşına gelmiş evlatlarımızı dışarda yürütmek bile istemiyoruz.
Uğruna Mesleğimizden, kariyerimizden vazgeçip ‘ilmek ilmek’ işlediğimiz yavrularımız birilerinin hayata karşı kinine kurban olsun istemiyoruz.
Bizim Ahmet’lerimizi de sırf ‘Pardon kardeşim’ dediği için çocuk olamamış birileri 5 yerinden bıçaklasın istemiyoruz.
Susuyoruz.
Unutuyoruz.
Yeni bir Ahmet bekliyoruz sessizce ve bizim Ahmet’imize hiç sıra gelmeyecek sanıyoruz.
Eğer bir gün yeniden güzellikten, samimiyetten, iyilikten yana bir dünya kuracaksak…
O gün, hepimizin önce kendi yetiştirdiğimiz çocukların “iyi” olmasına cesaret ettiği gün olacak.
Çünkü sıra elbet bizim Ahmet’imizi de bulacak.
Özür dileriz çocuklar…
Özür dileriz Ahmet…
Gittiğin yerde kaykayı unutma çocuk… Rüzgâr hep arkandan essin.
Ve biz… seni hiç unutmayacağız.