İspanya’nın filelerimize bıraktığı altı gol aslında sadece sahaya değil, ruhumuza yazıldı. O skor tabelasında bir futbol yenilgisi değil, bir ülkenin aynası vardı.
Ve o aynaya bakınca şunu gördüm: Bizim hayatımız, baştan ayağa yalanlarla örülmüş bir sahneden ibaret.
Futbolumuz şişirilmiş bir balon gibi. Görkemli laflarla, “aslan” nidalarıyla göğe yükseltilmiş ama ilk iğne dokunuşunda patlayan bir balon… İspanya’nın kramponları o balonu paramparça etti. Bizim sahadaki düşüşümüz, aslında her alandaki düşüşümüzün bir simgesiydi.
Adaletimiz desen, terazisi kırılmış bir heykel gibi. Gözü bağlı değil, gözünü çoktan açmış; güçlüye gülümseyen, zayıfa öfkeyle bakan bir çehre. Sokağın köşesinde elini kolunu sallaya sallaya gezen mafya bozuntuları, ama aynı sokakta hakkını arayan bir insanın kelepçelenmiş bilekleri…
İşte bu çelişki, işte bu aleni yalan, insanın içine en ağır taş gibi oturuyor.
Demokrasi… Kağıttan kuleler gibi inşa edilmiş bir masal ülkesi. Rüzgârın ilk esintisinde dağılıyor. Halkın iradesi sandığa sığmıyor, çünkü bir imza, bir kararname o iradeyi silip süpürüyor. Seçtiğimiz başkanların yerine atanan kayyumlar, aslında bize şu gerçeği fısıldıyor: “Sizin oylarınız da, sözleriniz de birer vitrin süsü.”
Milliyetçilik… Yıllarca gözümüze sürülen bir perde. O perdeyle kavga ettik, o perdeyle ayrıldık, o perdeyle birbirimize düşman olduk. “Terörist” dediler, “bebek katili” dediler, kanla çizilmiş sloganlarla sokakları doldurdular. Ama bugün aynı ağızlardan çıkan sözlere bakıyoruz: Dün lanetlediklerini bugün “kurucu önder” diye yüceltiyorlar. Demek ki milliyetçilik de bir oyuncakmış; iktidar kimdeyse onun elinde şekil alan bir balçık.
Ekonomi… Orası zaten herkesin cebinde yankılanan bir boşluk. Kimi kasalarını altınla doldururken, kimi çocuğuna süt almayı hayal ediyor. Birinin sofraları şatafatla çöküyor, ötekinin mutfağında tencere kaynamıyor.
Ve bence hepimizin tek bir sorunu var; Garibanlık!
Fakirin yoksulluğu gerçek; zenginin açgözlülüğü ondan da gerçek.
Ve hayatımız… Evet, en ağır yalan belki de burada gizli. Çünkü biz yaşadığımızı sanıyoruz. Oysa bize dayatılan bir sahnenin figüranlarıyız. Kendi hikâyemizi yazamıyor, başkalarının senaryosunda rol kesiyoruz. Bizim umudumuz bile ödünç, bizim sevincimiz bile kiralık.
Bizi ayıra ayıra parça parça ettiler. Takım dediler, Kürt-Türk dediler, Alevi-Sünni dediler, Komünist-Milliyetçi dediler, Sağcı-Solcu dediler…
Dediler babam dediler… Biz de hepsini yuttuk.
Hep korkuttular… Kimimizi 3-5 kuruş maaşıyla, kimimizi ekmeğiyle, kimimizi canıyla…
Bir tek Zengin-Fakir diye ayırmadılar. Öyle ayırsalardı biz o zaman onurlu, şerefli ve namuslu bir hayat uğruna harcadığımız yaşamlarda birleşecektik.
Spikerin de dediği gibi; ”Biz yedik, onlar atamadı.”
Biz bu yalan hayatları yiyoruz, onlar da ha bire atıyor…
Ama yine de bir gerçek var: Çektiğimiz acı. Açlığımız, işsizliğimiz, umutsuzluğumuz… Onlar yalan değil. Yalanlarla örülmüş bu koca dekorun içinde tek gerçek, sırtımızdaki yük. Ve unutulmasın: Yalanların hükmü sürer, ama bir gün o yük, sabrı taşırır.
İşte o gün geldiğinde, bu illüzyon sahnesi kartondan bir dekor gibi yere yığılacak.