Hatay Valisi’nden “50 yıllık çözüm” açıklamasına karşılık, TOKİ mağdurları “Bugünü yaşatın” diye haykırıyor. Yetkililerin “geçici sıkıntı” söylemi ile vatandaşın “kalıcı mağduriyet” gerçeği çatışıyor.
Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşanan altyapı ve konut krizleri, resmi makamların geleceğe dönük iyimser açıklamaları ile mağdurların acil çözüm talepleri arasındaki derin uçurumu gözler önüne seriyor. Bir tarafta Hatay’da valilik, deprem sonrası yeniden inşa sürecinin “geçici sıkıntılarını” anlatırken, diğer tarafta TOKİ konutlarında yaşayan aileler, “bitmiş” bir projedeki “kalıcı eksiklikler” için isyan ediyor.
Hatay Valisi Mustafa Masatlı’nın kentteki elektrik, su ve internet kesintilerine ilişkin açıklaması, sorunları bir “yapım/onarım sürecinin” kaçınılmaz sonucu olarak çerçeveliyor. “Önümüzdeki 50 yıl bu kentte aynı sorunlar yaşanmayacak” ifadesiyle öne çıkan Vali Masatlı, çalışmaların hızla sürdüğünü ve kesintilerin en kısa sürede minimuma ineceğini belirterek, vatandaştan “sabır” istiyor.
Bu söylem, sorunları geçici, nedenleri meşru (deprem sonrası yeniden inşa) ve çözümü planlı bir bağlama oturtarak, krizi yönetilebilir bir “büyüme sancısı” olarak sunuyor.
Ancak Dikmece TOKİ konutlarında yaşayan yüzlerce ailenin anlattıkları, bu resmi çerçevenin tamamen dışında kalıyor. Isınma, asansör, aydınlatma ve sıcak su gibi en temel yaşam hizmetlerinden yoksun olan konutlar, “teslim edilmiş bitmiş projeler”. Mağdurların yaşadığı, bir inşaat sürecinin sancısı değil, bir “kalite ve denetim faciası”.
“Paramızla rezil bir yaşam alanına mecbur bırakılıyoruz” diyen bir vatandaşın sözleri, resmi söylemdeki “yatırım” ve “sabır” çağrılarına sert bir yanıt niteliğinde: “Bu insanları alelacele konteynerlerden sürüp buraya gönderenlere ulaşmak için toplumsal eylem yapmamız gerek.”
İki durum arasındaki temel çatışma, sorunun zaman algısı ve sorumluluk mekanizmasına ilişkin:
Hatay’da yetkililer, sorunu ileriye dönük bir zaman çizgisine (“50 yıl”) yerleştirerek, bugünkü mağduriyeti gelecekteki kazanımlar için bir bedel olarak sunuyor.
TOKİ mağdurları ise, bugüne hapsolmuş durumda. Gelecek vaadinin hiçbir anlamı yok, çünkü bugün yaşanmıyor. Onlar için sorun “geçici” değil, “anlık ve acil”.
İletişim Uçurumu: Açıklamaya Karşı Sessizlik
Bir diğer kritik fark ise iletişim kanallarının durumu. Hatay’da yetkili ağzından bir açıklama, plan ve zamanlama mevcut. TOKİ örneğinde ise habere göre resmi bir açıklama yok; mağdurlar şikayetlerine cevap alamadıklarını, bu yüzden seslerini sosyal medya ve toplumsal eylemle duyurmak zorunda kaldıklarını belirtiyor. Bu durum, bir tarafta en azından çalışan (idealde olması gereken) bir resmi iletişim mekanizması, diğer tarafta tam bir iletişim çöküşü olduğunu gösteriyor.
Bu iki haber, benzer temel ihtiyaç krizlerinin bile, kaynağına ve sorumluların tutumuna göre nasıl farklılaştığını gösteriyor. Kamuoyu, bir yanda “yapım aşamasındaki sorunlar” için sabır isteyen, diğer yanda “yapılmış işteki kusurlar” karşısında sessiz kalan bir tabloyla karşı karşıya.
Uzmanlara göre, her iki durumda da çözüm, yalnızca fiziki altyapının tamamlanması değil, aynı zamanda hesap verebilirlik, şeffaflık ve vatandaşın acil ihtiyaçlarına kulak veren bir kamu yönetimi anlayışının tesis edilmesinden geçiyor.
Mağdurların talebi açık: Geleceğe dair sözler değil, bugüne dair somut ve ivedi çözümler.










































