Bir eski dostum demişti:
“Bazen yapmak, istemekten önce gelir.”
Bayram ziyaretleri de benim için tam olarak böyleydi.
Çocukken adını koyamadığım o gerilim, büyüdükçe yüzüme çarpmaya başladı.
“Evlilik ne zaman?”
“Okul ne oldu?”
“Çalışıyor musun?”
“Yoksa evde misin?”
“Neden işsizsin?”
“Askerliği ne yaptın?”
Ne kadar da şahsi, ne kadar da kişisel sorular…
Ve hepsi, “şuradan şekerliği uzatır mısın?” dercesine kolay çıkıyor ağızlardan.
Üstelik en yakınlarımızdan, kan bağıyla bir araya geldiğimiz sözüm ona can parçalarımızdan.
Bu sorulara benim içimde tek bir cevap vardı:
‘’İyi de sana ne?’’
Ama biliyordum ki, bunu söylediğim anda o cevap yalnızca bana değil,
benimle birlikte bütün soyuma yapışacaktı.
İşte bu yüzden, cevap bazen doğrudan değil, dolaylı veriliyor.
Nezaket çerçevesinden çıkmadan, ama geri de çekilmeden.
Bazen ince bir ironiyle.
Benim en sevdiğim ise şu:
Durumumu dik bir duruşla sahiplenmek.
Bu işsizlik olabilir.
Hâlâ evlenmemiş olmak olabilir.
Dul bir kadın olmak olabilir.
Askerliği ertelemek olabilir.
Her neyse…
En büyük tavsiyem şu: Sahiplenin.
Çünkü duygu okuryazarlığı olmayan bu soruların sahipleri,
en çok bu sahiplenme karşısında sarsılır.
Bu dik duruş, onlara dillerinin kemiği olmadığını hatırlatır.
Günümüzün bayramları, eş dost ziyaretleri böyle geçedursun…
Ben yine de bizim topraklardan çıkan bir sesi hatırlayarak bitirmek istiyorum:
“Kendini bilen haddini bilir,
haddini bilen Rabbini bilir.”
Ne kadar güçlü sözler.
Ama üzerine gerçekten düşünülür mü, bilinmez…









































