Seçim sandıkları kapandı, oylar sayıldı, halk kararını verdi.
Ama birileri halkın bu kararını içine sindiremedi.
31 Mart seçimlerinden bu yana yaşananlar, artık münferit olaylar olmaktan çıktı. Türkiye’nin en büyük şehrini yöneten Ekrem İmamoğlu’nun avukatı tutuklandı. Türkiye’nin en çok izlenen gazetecilerinden biri olan Fatih Altaylı, düşünce beyanı nedeniyle cezaevine gönderildi. CHP’li belediyelere sabah baskınları yapılıyor, başkanlar gözaltına alınıyor, görevden alınıyor ya da soruşturma kıskacına alınıyor.
Söz konusu olan sadece bir hukuki süreç değil.
Bu bir politik mesaj.
Beşiktaş, Avcılar, Sarıyer…
İstanbul’un sembol ilçelerinde seçilmiş başkanlar hedefte.
İhaleye fesat, yolsuzluk gibi iddialar öne sürülse de zamanlama ve dosyaların içeriği, geniş kesimlerce bu davaların siyasi olduğu izlenimini güçlendiriyor.
Arka arkaya yaşanan bu gelişmeler, tek bir merkezin, sandıkla gelen düzeni dosyalarla geri çevirmeye çalıştığını gösteriyor.
Ama bu senaryonun asıl zirvesi, 30 Haziran’da görülecek CHP Kurultayı’nın iptali davası olacak.
Bu dava, yalnızca bir içtüzük ya da prosedür meselesi değil.
Kurultayın iptali, CHP’nin güncel yönetimini ve meşruiyetini doğrudan tartışmaya açar.
Ve bu, yalnızca CHP’yi değil; 25 milyondan fazla seçmenin tercihlerini de hedef almak anlamına gelir.
Bu bir “yargı darbesi” hazırlığı mı?
Yoksa iktidarın muhalefeti zayıflatma planının yargı ayağı mı?
Sorular çok. Ama gidişat, cevapları da açık ediyor.
Bugün içeride olanlar, sadece gazeteciler, avukatlar, belediye başkanları değil.
Asıl içeride olan, halkın sandıkta ortaya koyduğu iradedir.
Unutulmamalı: Dosyalar geçicidir, ama halkın hafızası kalıcıdır.
Seçmenin iradesi, siyasi mühendisliğe boyun eğmez.
Ve Türkiye, bu tür senaryoları geçmişte defalarca gördü, direndi.
Bugün yine bir yol ayrımındayız.
Ya sandıkta çıkan iradeye saygı duyulacak…
Ya da yargı üzerinden kurulan gölge iktidar, milletin iradesine karşı konumlanmaya devam edecek.
Ama tarih, bu gölgeyi de, bu dönemin aktörlerini de yazacak.
Ve her zaman olduğu gibi, gerçeğin sesi en son ama en güçlü çıkacak.
Peki sizce…
Bu kadar çok tesadüf
gerçekten tesadüf olabilir mi?
Yoksa bu, sandıkla geleni masa başında durdurma planının
bir başka perdesi mi?
Bugün susturulanların yerine
yarın kim konuşacak?
Ve biz, o gün ne yapıyor olacağız?