Yalnızlığı kendine yük olarak hisseden bir adam, bir gün denizin ortasında bir kayada dans eden ve güzelliğiyle büyüleyen kadınlarla karşılaşır. Bu kadınlar, fok derileri giyen fok kadınlarıdır. Adam, yalnızlığını gidermek için bu kadınlardan birinin fok derisini çalar ve derinin sahibi olan kadının eşi olma teklifinde bulunur; eğer bu teklifi kabul ederse, yedi yıl içinde derisini geri vereceğini söyler.
Kadın çaresizce kabul eder ve Ooruk adında bir çocukları olur.
Geceleri, anne, çocuğuna deniz altındaki masalsı dünyayı özlemle anlatırken, yıllar geçtikçe annenin vücudu kurur, saçları dökülür, derisi soyulur ve gözlerinin ışıltısı solar. Ooruk, annesinin bu kadar zayıflamasına, saçlarının dökülmesine ve gözlerindeki ışıltının kaybolmasına anlam veremez.
Bir gece, babası annesine “Onu sana verseydim, beni terk ederdin” der. Annesi ise “Ne yapardım bilmiyorum, tek bildiğim şey ait olduğum şeye sahip olmam gerektiği” yanıtını verir. Adam, “Beni karısız bırakırdın, oğlanı da annesiz. Sen kötüsün,” diyerek tartışmaya devam eder. Bu kavga, fok derisinin kadının “ruh derisi” olmasından kaynaklanmaktadır.
Ooruk, annesini kaybetme korkusuyla ağlarken, onu çağıran bir rüzgar sesi duyarak yerinden fırlar ve denize koşar. Denizin kenarında, bıyıklı, yaşlı bir gümüş fok adam ve annesinin fok derisini görür. Ooruk, fok derisini annesine götürür ve kadın, deriyi üzerine geçirir.
Fok kadın, bir yandan özüne dönüş isteyen iç sesiyle, diğer yandan onu bırakmaması için ağlayan çocuğunun sesiyle ne yapacağını bilemez bir an donakalır. Ardından, oğlunun akciğerlerine nefesinden üfleyerek onu alır ve ait olduğu yere, denizin derinliklerine dalar. Birlikte yüzerler ve dans ederler.
Yedi gün yedi gece sonra, fok kadınının saçları ve gözlerindeki ışıltı yeniden belirginleşir; eski canlılığına kavuşur.
Özünden koparılan ve olmak istediği şey için suçlanan, ışıltısı söndürülen ne çok fok kadın var ülkemizde ve dünyada…
Birçok kadın yeteneğinden, aidiyetinden, hayalinden ve en nihayetinde varoluşundan koparılmıştır. Kimi zaman romantik ilişkide, kimi zaman ailede, kimi zaman iş hayatından bu durumu deneyimleyen kadınlar tıpkı fok kadının stresi ve üzüntüsü dolayısıyla kuruyan derisi ile iç ritmini kaybetmiş ve ruh evinden uzaklaşmıştır.
Hayatın her alanında baskılanma, koparılma ve kimliği sebebiyle suçlanma riskiyle karşı karşıya kalan kadınlar, ruh evlerine dönmeyi başarmalılar. Bu dönüş, yalnızca kendileri için değil, gelecek nesiller için de bir umut ışığı olmalıdır. Ruh evlerinde, sevgiyle, özlemle ve dayanışmayla dolu bir ortamda daha nice nesilleri sağlıkla yetiştirebilmek için güçlü bir temel atmalıdırlar.
Kendi özlerine döndüklerinde, içlerindeki potansiyeli keşfedecek ve bu ışığı çocuklarına aktaracaklardır. Onların ruh evleri, sadece bir sığınak değil, aynı zamanda hayallerin ve umutların yeşerdiği bir bahçe olmalıdır. Böylece, geçmişin yüklerinden arınarak, geleceğe umutla bakabilen, güçlü ve özgür bireyler yetiştirebilirler.
Kaynakça:
Estés, Clarissa Pinkola. Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit Ve Öyküler, 2013.