Efsaneye göre, binlerce yıl önce Hatay’ın Samandağ ilçesinde, şehrin gözden çıkardığı genç kızlar bir kayanın başında ejderhaya kurban edilirdi. Fırtına dolu bulutların yaklaştığı karanlık ve kasvetli bir günde, adanma sırası bir cengâverin sevgilisine gelmişti.
Elleri kolları bağlı olan genç adam, sevdiğinden ayrılmamayı göze koymuştu.
Kayalıklarda ejderhanın gelmesini bekleyen sevgilisini kimse görmeden gizlice salıverdi. Öyle bir sevdadır ki kendisininki, kayalıklarda ejderhayı beklemeye başladı. Ejderha, delikanlının beklediği kayaya yüksek tepelerden aşağı sürünerek, ağaçları yıkıp kırarak geldi. O anın verdiği korku ve heyecanla, delikanlı aniden kılıcını çekip kayalıklardan aşağı atladı ve kılıcını ejderhanın kalbine sapladı. Çok acı çeken ejderha, acısından kayaları bile eritti.
Ejderhanın acısı o kadar şiddetliydi ki, o dev cüssesiyle Samandağ’dan başlayıp yerleri yırtıp parçalayarak Antakya, Suriye derken Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ne kadar geldi ve tam o sırada bir kayaya çarptı. O şiddetli çarpmanın etkisiyle kaya yarıldı ve içinden muhteşem tatta bir su çıktı. Kayanın içinden çıkan bu muhteşem su, bütün kanunları hiçe saydı.
Tüm sular yukarıdan aşağıya, Kuzey’den Güney’e akarken, bu su aşağıdan yukarıya ve Güney’den Kuzey’e akmaya başladı. Ayrıca, tüm ırmaklar sade bir renkte akarken, bu ırmak tüm geçtiği bölgelerin topraklarını taşıyarak koyu kahverengi bir halde aktı. Bereketliliğini de bu topladığı topraklardan aldı.
Her kurala aykırı olduğu için adına isyan eden, başkaldıran anlamında “ASİ” denmiştir.
Asi Nehri, doğanın kanunlarını hiçe sayarak, yüzyıllar boyunca kendi yolunu çizdi. Bu nehir, tarihin derinliklerinden süzülen bir bereket simgesi, toprağın ve suyun birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu bir yaşam kaynağıydı. Ama bugün, Asi’nin suyunda yankı bulan o eski kudretli çağların hatırası, karanlık bir geleceğe doğru savruluyor. Doğanın sancıları, insan müdahalesiyle daha da derinleşiyor.
Bundan binlerce yıl önce, kayalıklarda ejderhanın acısı, toprağı ve suyu şekillendiriyordu. Fakat şimdi, Asi’nin acısına, beton santrallerinin zehirli elleri dokunuyor. Asi Nehri’nin önceki gücü, tarihin derinliklerinden çıkan o eşsiz suyu, artık kimyasal atıkların kirli dokunuşlarıyla bozuluyor. Su, artık sadece toprağı değil, kendi kimliğini de taşımıyor.
Beton santrallerinin çevresel etkisi, sadece doğrudan atık suların nehre karışmasından ibaret değil, bu tesisler zamanla havayı kirletmekte ve yeraltı su kaynaklarımızı da olumsuz etkileyebilmektedir. Bu nedenle, beton santralleri için atık suyun arıtılması zorunluluğu artırılmalı ve her tesis, biyolojik, kimyasal ve fiziksel arıtma süreçlerinden geçmeden atık suyu çevreye bırakmamalıdır. Ayrıca, bu tesisler için yapılacak çevresel denetimlerin kapsamı genişletilerek, tüm sanayi tesislerinin çevreye verdiği zararın önüne geçilmesi gerekmektedir.
Asi Nehri’nin eski efsanesindeki başkaldıran ruh, belki de bu nehrin geleceği için gerekli olan bir isyanın simgesidir. Bu isyan, doğaya saygılı bir yaşam biçimi kurarak, çevreyi koruma ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etme adına atılacak adımlarla anlam kazanacaktır.
Doğayı kucaklayarak, her biri kendi payımıza düşen sorumluluğu alarak, Asi Nehrimizi yeniden kazanmamız mümkün.