
Bağırmadan duyulmak istiyoruz.
Çünkü sesimizi yükselttiğimizde “agresif” oluyoruz.
Sustuğumuzda ise “kabullenmiş.”
Anlatmadan anlaşılmak istiyoruz.
Çünkü her seferinde kendimizi açıklamak zorunda bırakılmak,
bir insanın varlığını ispat etme çabasıdır.
Ne garip değil mi?
En çok konuşması gerekenler susturuluyor,
en çok dinlemesi gerekenler ise hiç susmuyor.
Bir kadının gözlerindeki yorgunluğu görmek için
onun saatlerce anlatmasını beklemek zorunda değilsiniz.
Bir çocuğun içindeki kırgınlığı anlamak için
cümle kurmasını beklemek zorunda değilsiniz.
Ama biz ne yapıyoruz?
Anlamayı değil, sorgulamayı seçiyoruz.
Dinlemeyi değil, yargılamayı.
Çünkü anlamak emek ister.
Empati ister.
Ve en önemlisi… vicdan ister.
İnsan bazen sadece görülmek ister.
Duyulmak değil… gerçekten dinlenmek ister.
Ve anlaşılmak için cümlelere değil,
biraz kalbe ihtiyaç vardır.
Belki de sorun şu:
Herkes konuşmayı biliyor ama kimse duymayı öğrenmiyor.
Belki de en acı olan şu:
İnsanlar seni anlamadıkları için değil,
anlamak istemediklerini bildiğin için susuyorsun.
Çünkü bazıları duymak için değil,
cevap vermek için dinler.
Ve bu yüzden…
En çok bağıranlar değil,
en çok susanlar kaybolur bu dünyada.
Ama unutmayın:
Bir gün herkesin susturduğu o sesler,
içinde yankılanmaya başlar.
İşte o zaman anlarsınız…
Bağırmadan duyulmak isteyenlerin
aslında en çok söyleyecek sözü olanlar olduğunu.
EN BÜYÜK GÜRÜLTÜ, İÇİNDE KOPAN FIRTINAYI KİMSEYE DUYURAMAYANLARIN SESSİZLİĞİDİR.








































