
Bir sabah uyandığınızda; babanızın, sizin geleceğiniz için gençliğini, ömrünü, aile sıcaklığını ardında bırakmış olduğunu düşünün.
Yurt dışında çalışarak, sizin çocukluğunuza tanıklık edemediğini; sadece daha iyi bir yarın kurmak adına, gurbette bir hayatı göze aldığını. Şimdi o yarınlar için yatırım yaptığı, ilmik ilmik işlediği topraklarda bir tapusu bile kalmadığını.
E-Devlet’e girdiğinizde, size ait olan her şeyin artık devlete devredildiğini gördüğünüzü. Yıllar boyu alın terinizle, fedakârlıkla ördüğünüz yarınların, yalnızca bir maddi karşılıkla silinmeye çalışıldığını ve o an, tüm emeğinizin elinizden kayıp gittiği gerçeğiyle yüzleştiğinizi.
Samandağ’ın Mağaracık Mahallesi’nde son günlerde yaşananlar, bu ülkede birçok insanın içini acıtıyor. Yıllarca gurbet ellerde çalışıp, evine bir arsa, bir zeytinlik, bir “vatan köşesi” edinen ailelerin emeklerine el konuluyor. Üstelik bu haksızlığa ses çıkaran yaşlı vatandaşların kolluk kuvvetleri tarafından darp edildiğini izliyoruz. Hastanelere kaldırılan nineler, dedeler; sadece bir tapunun değil, bir geçmişin, bir kültürün, bir hayatın da çiğnenişini yaşıyor.
Bu topraklar, yalnızca birer “mülk” değil. Bu topraklarda baba hasretiyle büyüyen çocukların düşleri var. Kadınların hem anne hem baba olup ayakta kalma çabası var.
Zeytin ağaçlarının gölgesinde geçen çocukluk oyunları, dedelerden dinlenen hikâyeler, bayram sabahlarının telaşı var.
“Ne kadar para verirseniz verin, biz bu topraklardan vazgeçmeyeceğiz.”
Bir kadının sesi yankılanıyor sosyal medyada. Bu bir isyan değil, bir ağıt. Bu, parayla ölçülemeyecek değerlerin haykırışı.
2018 yılında yürürlüğe giren kamulaştırma kanunu, kamu yararını gerekçe göstererek özel mülkiyetlere el konulmasına izin veriyor. Ancak, “kamu yararı” gerçek anlamda kimin yararıdır?
Toplumun mu?
Samandağ halkı, deprem sonrası hâlâ enkaz altından çıkmaya çalışırken, şimdi bir de toprağını, köklerini kaybetme korkusuyla mücadele ediyor. Bu mücadele, sadece bir bölgeye ait değildir. Bu, bir ülkenin adalet sınavıdır.
Bu topraklar; farklı inançların, etnik kökenlerin bir arada kardeşçe yaşadığı, paylaşmanın, dayanışmanın, barışın toprağıdır. Şiddetle, baskıyla değil; adaletle, sevgiyle korunmalıdır.
Eğer bu topraklara sahip çıkmazsak, biz nasıl var olabiliriz? Çünkü bir toprağı kaybetmek, sadece arsayı değil; hafızayı, kimliği, kökleri yitirmektir.
Geçmişin dayanışma ruhunu, geleceğe birlikte taşımak umuduyla…










































